• BIST 1.191
  • Altın 487,026
  • Dolar 7,9427
  • Euro 9,4068
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 20 °C

ZEKERİYA BEY'İN GÜNLÜĞÜ

BARIŞ BAŞARSLAN / Kum Saati

Artık camın kenarına oturup, avuçlarım çenemin kenarında dışarı bakmaktan yoruldum. Dışarıda da bir şey yok zaten. Kocaman bir duvar kaldı sadece. Oraya da çocuklar slogan yazmaya çalışmışlar, iptal edilen İstanbul seçimlerinden sonra. Onu da yarım bırakmışlar. Zamane çocukları... “Her Şey Çok” yazıp bırakılır mı duvar? Ya tamamlayın, ya da hiç yazmayın. Bazen aklıma geliyor tadilattan kalan boyaları vereyim de tamamlasınlar, heveslerini alsınlar diye...

Yirmi yıl oldu Vergi Dairesi'nden emekli olalı. Gerçi o zamanlarda girişteki kapıda aynen böyle otururdum ama en azından gelen geçeni ilgili yerlere yönlendirirdim. İşini bilenler zaten bir şey sormazdı. İşini bilmeyenlerde kaymakam gibi hissettirirdi kendimi bana. Böyle yüceltmelere, övülmelere ihtiyacım yoktu fakat hoşuma da gitmiyor değildi. İnsan bazen duygularını kontrol edemez...

Nice hikâyeler gördüm o işini bilmeyen küçük esnaf arasında. Anılarımı yazmayı çok düşündüm. Büyük adamdık ya! Bu yazma hevesi yüzünden çok hayal kırıklığına uğradım. “Keşke” diyorum bazen, sıradan bir memur olsaydım. Böyle yazma heveslerim olacağına gidip kahvede oturur, bir çay söyleyip günlük gazetelere gömülürdüm saatlerce. Ama ben ne yaptım? Biraz okuyup araştırınca kendimi yazar zannettim. Şimdi yetmiş yaşındayım ve hala bir şeyler yazma hevesindeyim. İnsan yetmişinde bir şeylere heveslenir mi?

Zaman gelip geçerken hep erteledim anılarımı yazmayı. Kim ne yapacaktı diye düşünmeye başladım emekliye ayrıldıktan sonra. Hep işini bilmeyen küçük esnafın beyefendi demesiyle kapıldım bu hayale... Kendimi eskisi kadar önemli de hissetmiyordum. Etrafımda küçük esnaf da kalmamıştı zaten. Tek tanıdığım mahallenin kasabı, manavı, bakkalıydı. Onlar da kapandı şimdi. Hepsi düğün salonu kadar büyük dükkânların içinde hipermarket oldular. Oranın kasabı, manavı da ay sonu sabit geliri olan işçilerdi. Pek takmıyorlardı beni, tanımıyorlardı.

            Sonra günlük yazayım dedim. O da olmadı... Günlük yazacak bir hayatım yok doğrusu. Sıkıcı, sıradan, bayat bir hayat ve gün içerisinde hep aynı nakarat... Sadece hipermarkete giderken biraz yürüyüş yapar, marketin önünde birini yakalarsam adam kaçana kadar lafa tutarım. Sonra yine evin duvarlarından korkar, televizyonun sesini açarım. Son zamanlarda aldığım en önemli karar, gece sessizliğinde tik tak sesleri çıkaran saatin pillerini çıkarmak olmuştu.

            Günler periyodik olarak aynı gitse de, bazen doktor randevularına gittiğim zamanlarda bir gezgin merakıyla incelerdim yolları. O yollar ki, yetmiş senedir benim güzergahımdır. Yine de bir yabancı gibiyim bu şehirde.

Ama inatçıydım. Bir günlük yazacaktım ellerim titrese de! Kimsenin okuyacağından değil, içimde kalmasın diye denemeliydim. Belki sahafın bir köşesinde biri bulur da incelerken adımı göz ucuyla okur diye yazacaktım. Değil mi ki insan, onu tanıyan son kişi öldüğünde ölürmüş... O halde yazmalıyım, yaşamak için!

            Hele şu kapıda top oynayan yaramaz çocuklar? Kaç kere camımı kırdılar da ses etmedim. Kaç kere toplarını duvardaki tellere sapladılar da, üzülmesinler diye yenisini aldım. Su istediler, terliler diye vermedim. Ağaçlarıma dadanıp bir bir topladılar da meyveleri hakkımı helal ettim. Hele içlerinde "ağaca dalaaaaaaan var" diye bağıranlara da nasihat verdim. Hem ispiyonculuğun yanlış olduğunu, hem de sokak ortasında öyle bağırmanın görgü kurallarına uymayacağını anlattım. Pek dinleyen olmadı tabi…

Şimdi büyüdüler. Mahallede büyüdü. Her taraf inşaat... Mahalle mahalle değil, şantiye! Nereye kayboldu bu kadar çocuk? Çok hayırsız çıktılar, çoooook!

            *

            Aslında onlara kızmam yersizdi. Yaşamları böyleydi onların. 90 Kuşağı dediğimiz bir çağın çocuklarıydı. Biraz bağımsız, biraz sessiz kuşaktı onlar. Biraz bencil büyümüşlerdi ya da büyütülmüşlerdi. Çocuk sahibi olamadım ama bizim çocukluğumuz ile şimdiki çocuklar arasındaki farkı belirgin bir şekilde görebiliyordum. Nerede bizim dönem, nerede şimdiki dönem? Kitapsız geçen zamanları kayıp sayardık biz. Bunlar ya bilgisayar, ya telefon. Biz bir tane kalem ile dönem bitirirdik. Bunlarda bir işçinin maaşı kadar telefonlar... Telefona bakmaktan hepsinin beli kamburlaşmış, hepsi gözlüklü… Telefonla doğmadılar belki ama, telefonla büyüdüler.

            Gezi Parkı eylemlerinde bir hayli şaşırtmıştı bizi bu kuşak. Sessiz kuşak dediğimiz çocuklar tüm Dünya'da duyurmuşlardı seslerini. Tüm kalıpların dışına çıkarak, yepyeni bir muhalefet anlayışını ortaya koydular. Yıllarca nasihat ettiğimiz gençler, bizi kibarca dışladı. İktidara kendini gösterdi ve mesajını vererek usulca evine döndü. "İnatlaşmayın!"

            *

            Derken tüm Dünya'da ilk başlarda hiç önemsenmeyen koronavirüs salgını patlak verdi. İlk günlerinde fazla dikkate alınmasa da salgın giderek büyüdü ve pandemi süreci başladı. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi gereken bu süreçte yalnızca atmış beş yaş üstüne uygulanan kısıtlama bana da vurmuştu. Benim için bir değişiklik yok gibi gözükse de mahallede in cin top oynuyordu. Ne ölüm korkusu sarmıştı beni, ne de idari para cezası. Kimi için para cezası ölüm korkusundan beterdi.

Nisan aylarıydı ama hava soğuktu. Soğuk havada evde kalmak

pek zor gelmiyordu bana. Böyle dönemlerde evde kalmanın hissi de başkaydı. Dışarının soğuk, içerinin sıcak olması. Ya da dışarıda tehlike varken içeride güvende olmanın hazzını yaşamak ne kadar bencilce de olsa, muazzamdır. Ama havalar ısınıp da duvarlar güneş ışığını çekmeye başladı mı, işte o zaman çekilmez bir döneme gireceğimizi düşünmek bile istemiyordum.

*

            Bir gün kapı çaldığında şaşırdım. Kim arar sorardı beni. Zaten sessiz sakin bir hayatı olan insan, kapısı çalındığında bile panikler. "Allah Allah" diyerek açım kapıyı. Meğer bizim mahallenin yaramaz 90 Kuşağı Eray, Ahmet, Oğuz ve Muzaffer ellerinde bir kalem, bir kağıt, bir de poşet kapıma dikilmişler.

            "Buyurun çocuklar dedim"

            Bir ihtiyacım olup olmadığını apartman görevlisi edasıyla soruyorlardı. Şaşkınlık ve burukluğu biraz da hüznü aynı anda yaşadım sanırım.

            Emrivaki bir sesle “oturun çay içelim” dedim. Cüretkarlar tabi, hemen isyan!

            "Yahu Zekeriya Amca biz hastalık bulaşmasın diye uzakta duruyoruz sen yanına çağırıyorsun."

            Ben de az uyanık değilim. Bir iki saniye dikilip sustum ki sertliğimi anlasınlar. Az da sağ gözümü kıstım. Sonra da sesimi buruklaştırdım ki duyguları karışsın. "Bir isteğin var mı demediniz mi?"

            O kadar naif, o kadar kibar bir sesle ve duygulu bakışlarla söylemiştim bu cümleleri ama yine de kandıramadım.

            "Hiç hatır koyma Zekeriya Amca. Olması gereken bu. Sabredeceksin" dedi içlerinden Oğuz. Baktım başa çıkılmıyor. "Oturun eşek herifler" dedim sertçe. "Beni mi kıracaksınız. Az dertleşelim" deyince Eray hemen çözümü buldu. "İkimiz gidelim, ikimiz kalalım." Eray sanırım dinlenmek de istiyordu. "Hepiniz kalacaksınız, oturun!"

            Oturttum neyse ki. Fiziki mesafeye uyarak tam aralarına geçtim. Malum bu koronavirüs denilen illet, yakın temas olduğu zaman bulaşma riski taşıyor. Boşuna riske girmeyelim. Bana bulaşmasından korkum yok, bulaşırsa çocuklar vicdan azabı çekerler kendilerinin bulaştırdığını düşünerek. Bu virüse de illet diyoruz ama, insanoğlu da yeryüzünün hastalıklı virüsü değil mi? Biz de yaşadığımız doğayı birer virüs gibi sarıp sarmaladık mı? Aynı virüs gibi bizim de evrelerimiz yok mu? Orta Çağ, Yakın Çağ, Digital Çağ… Bunları düşünürken bir yandan da çocukların çayını tepsiye güzelce koydum. Yanlarına mutlulukla gittim. Misafirlerim gelmiş.

            "Nasılsınız çocuklar, özledim sizleri"

"Biz de özledik Zekeriya Amca. Ama malum, bir süre böyle."

            "Herkese gidiyor musunuz böyle ihtiyaçları karşılamaya?"

            "Kısmen gidiyoruz."

            "Bizde zamanında köylere giderdik. İhtiyacı olan çiftçilerin bir nebze olsun yardımına koşardık. Bir şey yaptığımızdan değil ya, karınca misali safımızı belli ederdik. Aferin size, devrimciler böyle olmalı. Bir de vefasız nesil derler size."

            "Biz devrimci değiliz Zekeriya Amca. Saygı duyarız tabi. Biz daha çok aktivist diyoruz kendimize ama şu an bu yaptığımız aktivizmi yaratmak için değil. İçimizden geldiği için."

            "O da güzel. Toplum yararına yapılan her şey güzeldir çocuklar. Biz eskidik tabi. Şimdi her şey çok hızlı... Hızlı değişiyor, hızlı gelişiyor. Eskiden her şey nasıl güzel, nasıl değerliydi çocuklar."

            Eray söze atıldı.

            "Büyüklerimiz hep bunu söyler Zekeriya Amca. Şahsen biz buna katılmıyoruz. Buna katılıp katılmamak için de bir değerlendirme yapmadık tabi ama laf arasında çok geçiyor bu konular. Çünkü yaşadığın an, zaten yaşadığındır. Her an, bir öncekini geride bırakınca geride kalan da anı oluyor. Anılarını özlediği için insan eskiden her şey daha güzeldi der. Sonuçta özlem, geçmişe duyulur. Ama bu yaşadığımız an'da geçecek, bunu da özleyeceğiz. O nedenle şu yaşadığımız an'lara haksızlık etmeyelim."

            "Haklısın" dedim. "Ama şunu unutmamak da fayda var. Mesela aklıma geldiği için söylüyorum. Bir şiiri vardı Ahmet Telli'nin... 'Hala Koynumda Resmin.' Düşünün bir, şimdi koynunda resim saklayan var mı? Şimdi sosyal medyada farklı farklı resimlere bir kere de bakarsınız. Öyle süslemeli falan fotoğraflar var ya hani.

            "Filtrelerden bahsediyor" diyerek süslemeli fotoğrafların ne olduğuna açıklama getirdi Ahmet. Birden Muzaffer lafa girişti.

            "Ahmet Telli nasıl böyle bir hata yapar!"

            "Ne hatası" diye soramadan cümlesini tamamladı.

            "Fotoğraf ile resim farklı şeyler, fotoğrafa resim denmez."

            "Ne biliyorsun fotoğrafa resim dediğini evladım, belki gerçekten resimdir. Belki metafordur. Konumuz bu değil ama... Bu filtreli diye tabir ettiğiniz fotoğraflar yüzünden insan sevdiğinin kirpiğini, gözlerini fark edemiyor. Tanıyamıyor. Beni kırk yıl önceki fotoğraflarımdan bile tanırsınız" dedim.

            "Seni kim tanımaz Zekeriya Amca" dedi Oğuz.

            Sözü yine Eray aldı.

"Bize neden vefasız denildiğini anladın değil mi Zekeriya Amca. Bizim yaşadığımız, tamamen hız senin de dediğin gibi. Bağlı kalabileceğimiz hiçbir şey yok. Her şey digital ve çabuk değişiyor. Aile sevgisi gibi içten gelen duyguları saymıyorum ama genel olarak her şey çok hızlı akıp gidiyor. Biz çağın kolaylığını yaşadık, bağlı kalamadık; vefasız dediler. Siz, ağır ağır yaşadınız. Günler aynen tekrar ederken birbirini, alıştınız ve bağlandınız. Hakkınızı yemeyelim, elbette vefakârsınız. Ama bu kadar hızlı değişip dönüşen bir Dünya'da da kimse bizim bir şeylere bağlı kalmamızı beklemesin. Bugün pandemi var ya, biz her gün digital pandemi yaşıyoruz!"

            Tam bir şey söyleyeceğim sırada Oğuz çoktan sözünü söylemeye başlamıştı bile.

            "Aslında biraz siz kendinize göre değerlendirdiniz bizi. Biz çok devrim hikâyeleri ile büyüdük. Bu bize güç verdi ama ilham olmadı. Bu düşüncem kişiye göre değişebilir. Biz, bireysel kaygılarımızı toplum ile birleştirebilen bir kuşağız. Kendi bireysel kaygılarımızdan besleniyoruz. Ancak sizin toplumsal kaygılarınız vardı ama bu kaygılarınızı birey olarak tam yaşamadınız."

            "Nasıl yani?"

            "Şöyle anlatayım" dedi Oğuz. "Siz toplumsal kaygılarınızı birey olarak yaşamadınız çünkü, işçileri düşünürken, işçi gibi düşünmediniz. Onun yaşama baktığı gibi bakmadınız. Hatta onun gibi de yaşamadınız. Köylüleri düşünürken de... Ufak tefek etkinlikler ile toplumu değiştirmek istediniz. Ancak, taşıma su ile değirmen dönmez Zekeriya Amca. Siz köylünün toprağında iki saat orak kullanarak yardım edersiniz. Bu güzeldir ve anlamlıdır ama... Hükümet bir kredi verir köylüye, gidin kendinize traktör alın diye, sonra?"

            "Hükümetin kaşıkla verdiğini kepçeyle aldığını sen de biliyorsundur sanırım" deyince Oğuz konuşmaya devam etti."

            "Hükümetler stratejiktir. Kaşıkla verdiğini kepçeyle alırken, o köylü ile sizin aranızdaki uçurumu derinleştirir."

            "Siz bilgisayar başında bol bol okuyorsunuz demek, biz de oyunlar oynuyorsunuz sanıyoruz. Haklısın evlat" dedim.

            "Estağfurullah Zekeriya Amca" dedi Muzaffer. "Şahsen ben kendi adıma söylüyorum bilgisayarda hiç kitap okumadım. Okuduklarımın altını çizmeyi, bir gece yarısı kütüphaneyi yeniden düzenlemenin tadını hiçbir digital çağ veremez sanırım."

            Eray bir anda lafa girdi. "Bu halk sizi anlamadı ama bizi anladı Zekeriya Amca. Bak herkes Gezi Parkı'ndaki gibi maske takmaya başladı." deyince yüzümüzdeki gülümsemeler görülmeye değerdi.

            "Ben de sizi anlıyorum çocuklar" dedim. "Çağın ne kadar gerisinde kaldığımı düşünerek bir yandan."

            Kısa bir sessizlik oldu. Sohbet güzel güzel devam ederken, serin ama tertemiz havanın kokularını içimize çekiyorduk. Bahçede sallanan yapraklar sohbetimize ayrı bir hava katıyordu.

            "Bu süreçte bize birçok şey kattı ama" dedim. Geçen haberlerde bir adam ihtiyacı olup olmadığını soran görevlilere 'poğaça alır mısınız poğaça' diyordu. Haberlere çıktı naifliği.  Otuz yıl sonra eşi ile barışmış. Bakın salgında insanlar birbirinin değerini anlamaya başladı. Bu durum beni umutlandırıyor."

            Çocuklar gülüştü hep bir ağızdan.

            "Sosyal medyanın gücü!"

            "Mutlaka" dedim.

            *

             Son çaylarını da içen çocukları yavaşça uğurladım.

            "Çocuklar" dedim. "Size vefasız diyen kimmiş gelsin görsünler, mutlu ettiniz beni" dedim. "Siz var ya siz..."

            "Sen hiç değişmedin bizim için Zekeriya Amca. Ne demiştim az

önce. Biz her şey çok hızlı değiştiği için bağlı kalamıyoruz. Ama sen hep aynısın. Bizim sana bağlılığımız devam edecek" dedi Eray.

            Bu söz üzerine sarılmak gelse de içimden, fiziki mesafe kuralına uymamız gereken bu zamanlarda yapamazdım.

*

            Yavaş yavaş birbirleriyle şakalaşarak uzaklaşan gençleri izledim.

            Beni, yetmiş yedi yaşında bir şeyler yazmaya yeniden heveslendiren ve umutlandıran çocukları giderken hayranlıkla izledim.

            Yıllardır hayalimde olan günlüğüme yazacak günüm vardı artık gençler sayesinde. Artık yazabilecek bir şeylerim hem vardı, hem de var olduğunu hatırladım. Kısa bir sohbet bana çok şey katmıştı. Hızla değişen, dönüşen Dünya’yı, kendi anılarımla bütünleştirip yazabilirdim. Ama önce yapmam gereken başka bir iş vardı. İçeriden, gençlere uzun zamandır vermeyi unuttuğum boyayı çıkardım. Aylardır yarım kalan duvar yazısına yöneldim ve yarım kalan duvar yazısını tamamladım. Artık hem günlüğümün ilk satırı, hem de duvar yazısı tamamlanmıştı.

            “Her Şey Çok Hızlı Değişiyor!”

Bu yazı toplam 267 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 Özgür İstanbul | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.