“BİLMEM NE BAĞI İLE BAĞLI OLAN …” (4)

Hergünlü/Mali Müşavir
04 Mart 2026 Çarşamba 12:05
1946 yılı geldiğinde, CHP içinde yuvalanan muhalif vekiller partiden ayrılarak Demokrat Parti’yi (DP) kurarlar. (7 Ocak 1946) Partinin genel başkanlığına, ilk olarak Celal Bayar getirilir.
O yıllarda Sovyetler, Türk Boğazları ile Kars ve Ardahan illerini kapsayan toprak talebinde bulunmuş, Türkiye de olumsuz cevap vermiştir; ancak hükûmet bu tehdidi ülke olarak tek başına bertaraf edebileceğinden emin değildir. Ayrıca, ABD ile sadece askerî yönden yakınlaşmak değil, gelebilecek yardımlarla ülke ekonomisinin kalkınacağının hesabı da yapılmaktadır. Bu durum, hükûmeti ABD’ ye daha da yaklaştırır. Oysaki Atatürk ne ABD ne de başka bir ülkenin yardımına ihtiyaç duymuştu. O, on beş yılda ülkenin ekonomik yönden kalkınması için yerli ve millî kaynakların kullanılmasından yanaydı ve öyle de yapmıştı. Türkiye’nin dev fabrikalarının yapımında Rusya’dan teknolojik destek alırken bedelini, başta narenciye olmak üzere Türk tarım ürünleriyle ödemişti. Mustafa Kemal Atatürk’ün yerli ve millî ekonomiden anladığı buydu… Bunun sonucunda borçsuz bir Türkiye ve denk bir bütçe bıraktı. Ama ondan sonra gelen iktidarlar koşa koşa ABD’nin kucağına atladılar; “Küçük Amerika olacağız,” saçmalıklarıyla…
ABD, Sovyetlerin Türkiye’yi tehdidine başlarda çok da önem vermemiştir. Rusya ile İngiltere ve Fransa’nın da katıldığı uzun toplantılar ve karşılıklı notalaşmalar sonucunda ne hikmetse birdenbire fikir değiştirir; Rusya’nın Türkiye’yi istila etmek, Akdeniz’e inmenin de yolunu açacak olan Karadeniz’i ve buna bağlı olarak Boğazları da ele geçirmek gibi bir niyet taşıdığına ikna olur.
“Artık uzlaşma oyunu oynamaktan vazgeçmeliyiz… Sovyetleri şımartmaktan yoruldum,” diyen ABD, Türkiye ile “yakından” ilgilenmeye başlar.
5 Nisan 1946’da ABD’nin en büyük savaş gemilerinden “Missouri ve ona eşlik eden Providence zırhlısı İstanbul’a gelir. Kızkulesi önünde “Welcome” (Hoş geldiniz) pankartıyla selamlanan Missouri zırhlısının Türkiye’yi ziyareti, ABD’nin, Sovyet tehdidine karşı Türkiye’yi destekleyeceği mesajını veren bir gövde gösterisi olarak nitelendirilir. Türkiye derin bir nefes alır…
Yedi düveli ülkesinden kovalayan Türkiye Cumhuriyeti için; dünyanın en büyük sömürge gücünün gemisinin Türkiye’ye gelişinin âlâ-yı valâ ile karşılanması ne utanç verici bir durum değil mi? Üstelik Atatürk’ün vefatının üzerinden sekiz yıl bile geçmeden…
O günlerin utanmazlarının döşediği taşlara basa basa kılcal damarlarımıza kadar işleyen ABD’nin, bugün Türkiye’yi bölme noktasına geldiğini görmemek için kör olmak gerekmez mi?
Gazeteci yazar Cüneyt Arcayürek bu durum karşısında şöyle yazmaktadır: “Türk-Amerikan ilişkilerinin gelişmesi de Sovyetlerle Türkiye arasındaki diplomatik çatışmalara gebe yıllar olmuştur. Bir başka açıdan bu yıllara, Türkiye’nin tümüyle ABD yörüngesine oturmaya başladığı yıllar gözüyle de bakılabilir. Yani Sovyetlerin sert tutumu kapıyı açtı, ABD içeri girdi!”
Missouri yolu açmıştır, Amerikan gemilerinin Türkiye ziyaretleri devam eder; Randolph uçak gemisi ile Perry, Fargo ve Donner adlı gemiler, İzmir limanına demir atar. I. Dünya Savaşı’nda, Dolmabahçe’de demirleyen düşman gemileri “geldikleri gibi gitmişlerdir” ancak bu kez başka bir ülkenin gemileri İzmir Limanı’nı mesken tutmuştur. İleride bu ziyaretlere İngiliz Savaş gemileri de katılacaktır…
1947 yılında ardı ardına imzalanan anlaşmalar, Türkiye’ye yapılan ziyaretler, verilen yardımlar, ABD’yi âdeta Türkiye’nin “hamisi” durumuna getirir. Bu yıl yaşananlara kısaca bir göz atmak gerekirse:
Harry Truman ABD Başkanıdır. “Truman Doktrini” olarak tarihe geçen bir plan hazırlanır. Bu plana göre ABD, “komünizm” tehdidi altındaki ülkelere “yardım” edecektir. Amerikan Askerî Yardım Kurulu Başkanı General Mc Bride, Türkiye’ye yapılacak yardımların nedenini şu cümlelerle açıklar:
“Türkiye, Ortadoğu ve Arap dünyasının kilit noktasında, Sovyet yayılmasına karşı cephe teşkil eden tek ülkedir. Türkiye’ye yapılan yardımın amacı şudur: Birincisi, Türklerin Sovyet baskılarına karşı sağlam bir millî cephe halinde mukavemet azim ve kabiliyetlerini pekiştirmek. İkincisi, herhangi bir savaş halinde Türklerin Sovyet tecavüzüne karşı, kuvvetle karşı koymasını sağlayarak Türk askerî potansiyelini ıslah etmektir... 100 milyon dolarlık yardım verilmektedir. Bugün dünyada bu kadar az bir masrafla tecavüze karşı koyma kararlılığını etkili bir şekilde gösteren bir başka ülke bulmak güçtür.”
Nasıl olsa Memed’in canı, Coni’nin canından daha ucuzdur.
Truman Doktrini’ne dönecek olursak; ABD ile imzalanan askerî yardım anlaşmasındaki bağlayıcı maddeler o günlerde pek de önemsenmez, özellikle de o meşhur 3. madde göz ardı edilerek anlaşma imzalanır. Neydi o madde bir kez daha hatırlayalım:
“Türkiye, ABD’nin onayı olmadıkça, hizmet ve bilgilerin sahipliğini, 3. taraflara devredemez, bunları resmî ve Türk yetkilileri dışında kimsenin kullanmasına izin veremez ve verildikleri amacın dışında kullanılamaz.”
Bu madde ilerleyen yıllarda Kıbrıs ve Güneydoğu’da, ABD silahlarının kullanılamayacağı yönünde bir ambargo olarak karşımıza çıkarılacaktır.
Truman dönemi ABD’nin dünyayı karıştırdığı yıllardır. Sovyetler ile her zaman ilişkilerini sıcak tutmaya çalışan barışçıl Türkiye, ABD’nin ortaya attığı sanal “komünizm” tehdidi gereği tuzağa düşürülmüş, Rusya ile karşı karşıya getirilerek ABD’nin Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya yayılmasına kapı aralamıştır.
Türkiye’ye “Bilmem ne bağı ile bağlı olan …” lar ise ABD’nin sırtına bindirilmeye hazırlanmaktadır.
Ne demiştik? Geçmiş bilinmeden bugünler anlaşılamaz…
Anlatmaya devam edeceğiz.
Tülay Hergünlü
İstanbul, 3 Mart 2026
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2016 Özgür İstanbul

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.