ÇERÇEVELENMEK

Canan Murtezaoğlu
24 Ağustos 2026 Pazartesi 13:54
Çerçeve Yasa kabul edildi edilecek, kim evet diyecek, kim hayır diyecek denilen süreçte, Türkiye’yi çerçevelediler ifadesini kullanıyordum. Çerçeve Yasa’nın mimarları Batılı emlakçılar olduğundan şunu da düşünmeden edemedim. İngilizcede “frame” kelimesinin anlamı çerçeve, çerçevelemek. Terim olarak “frame” ise bir yapının sınırlarını belirleyen yapıyı veya bir konuyu belirli bakış açısıyla sunmayı anlatıyor ve hem somut hem soyut kullanım taşıyor.
Kelimenin bir de deyimi var: “be framed.” Bunun anlamı ise kumpas kurulmak.
“Çerçeve” adıyla sunulan ve uğursuz Sevr Antlaşması’nın 106. yılında yani 10 Ağustos 2026’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” 18 Ağustos 2026’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Atatürk 28 Aralık 1919’da Ziraat Mektebi’nde Ankaralılara verdiği konferansta Wilson programının getirdiklerini açıklarken; “Boğazların açık olması konusuna gelince: Bu geçitte başkentimiz, devletimizin yüreği vardır. Bunun güvenliğini sağladıktan sonra herkesin ticaretine hazır olarak açılması da gerekli görülür.” ifadesini kullanmıştır. (Nutuk, Belge 220)
Atatürk, Nutuk’ta yer alan, “Mondros Ateşkesinden sonra Türkiye’ye yapılan dört barış önerisi arasında bir karşılaştırma” başlığı altında bu önerilerin; Vahdettin Hükûmeti tarafından imzalanan Sevr tasarısı, Birinci İnönü Savaşı sonrasında toplanan Londra Konferansı, 22 Mart 1922’de, yani Sakarya Zaferi’nden ve Fransızlarla yapılan Ankara Anlaşması’ndan sonra Paris’te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları tarafından sunulanlar ve Lozan Antlaşması olduğunu açıklarken, karşılaştırması yapılan 12 başlığın ilkini “Sınırlar” olarak belirlemiştir.
Haritaya baktığınızda; jeopolitiği nedeniyle kayıtsız kalınamayan, kıtalar arası köprü görünümünde, üç tarafı denizlerle çerçevelenmiş eşsiz bir vatan toprağı görürsünüz.
Bu vatanın sınırları, binbir sıkıntı, iç ve dış ihanetler ve büyük ve kanlı savaşlardan sonra 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile çerçevelendi. 20 Temmuz 1936’da imzalanan uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye, Boğazlar üzerinde de tam egemenlik sağladı.
Türk milletinin aydınlık yarınları için de Cumhuriyet, “laik, hukuk devleti” kavramı ile çerçevelendi.
Gelinen noktada ise şehit kanıyla oluşmuş çerçevelerin yok sayılıp, yeni bir çerçevenin oluşturulmak istendiği endişesi beyinleri ve kalpleri kemiriyor. Batı’dan yükselen, “Ortadoğu’da Türkiye de dahil 22 ülkenin sınırları değişecek” ifadesi belleklerde. (2003) Batılı emlakçıların başdanışmanının Tevrat’ındaki “cennet” Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu ve İran’ın aşağı Zagros Dağlarını içine alan bir bölümünü kapsıyor. Bu geniş coğrafya Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında bölünmek isteniyordu ve bölünüyor. Örnek olarak; iç savaşın tetiklendiği Lübnan ve Suriye, kitle imha silahları yalanı ile işgal edilen ve parçalanan Irak, nükleer programı nedeniyle tehdit olduğu düşünülen İran’a açılan savaş verilebilir... Sırada kim var bilemeyiz ancak şunu sorabiliriz:
Birileri Tevrat’taki cenneti yeniden oluşturmak niyetinde midir?
Çekinmez ve umursamaz tavırlı Batılı emlakçılar, ulus devlet istemediklerini açıkça belirtiyorlar ve Türk milleti için “hayırsever monarşi” yi uygun görüyorlar.
“Laik, hukuk devleti” birleştirici öge olmaktan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, iktidarın 25. Yıl kutlamalarındaki: “Bu topraklarda ezan susar, Müslümanlık zayıflarsa biliniz ki kardeşliğimiz de zayıflamıştır.” ifadesi düşündürücü. TBMM çatısı altındaki partilerin “EVET” çileri de benzer söylemlerle desteklerini esirgemiyorlar. Bir DEM’li; “ortak çıkarlar temelinde siyasi ve sosyal birlikteliğin ve adaletin sağlandığı Medine dönemi aklıyla” yürünmesini öneriyor. Yani 14 yüzyıl öncenin Medine kent devletinde yaşayan Müslümanların, henüz Müslüman olmamış paganların ve Yahudilerin oluşturduğu bir konfederasyondan dem vuruyor. Bir diğer DEM’li, sırtını dayadıklarının ağzıyla, “yüz yıllık ezberlerle yeni bir dönem kurulamaz,” diyor. Yetmiyor; parçalanmış CHP senaryosunun BUTLANCILAR’ı, Dersimli Kemalcileri iktidarla birlikte yürürken, YENİ’cileri de cumhurbaşkanı adaylarının “kent uzlaşısı” ile yürüyor ve ağızlarından Şeyh Sait, Seyit Rıza, İmam Şafi, Gadiri Hum güzellemeleri eksik olmuyor.
Hepsinin ortak bir özelliği daha var: Atatürk’ün; “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz.” sözünü unutmuş görünmeleri...
“Medine aklı” hepsini çerçevelemiş görünüyor.
Nutuk’taki; “Hilafetin korunmasında dinsel ve siyasî yarar ve zorunluluk bulunduğunu sananlara verdiğim yanıt” başlığının içeriğinden de şu birkaç satırı verelim:
“… Rauf Beylerin, Vehip Paşaların, Çerkez Ethem ve Reşitlerin, bütün yüz elliliklerin, kaldırılmış Hilafet ve Saltanat hanedanı mensuplarının, bütün Türkiye düşmanlarının, el ele vererek bize karşı ateşli ateşli çabalamaları, din çabası mıdır? Sınırlarımıza yapışık merkezlerde yuvalanarak hâlâ Türkiye’yi yok etmek için ‘Kutsal Ayaklanma’ adı altında haydut çeteleri, adam öldürme planlarıyla çılgınca bize karşı çalışanların amaçları, gerçekten kutsal mıdır?”
Bu cümleler üzerine şunları soralım:
1950’den beri dini siyasetlerine âlet ederek iktidara yerleşenlerin asıl amacı “din çabası mıdır?”
Yüz yıl önce “Türkiye’yi yok etmek için ‘Kutsal Ayaklanma’ adı altında” ortaya çıkanların torunları bugün terör örgütü olarak karşımızda değil midir?
Yapılan açıklamalar esas alınırsa, yüz yıl öncenin zihniyetinin devam ettiğini söylemek yanlış olabilir mi?
Atatürk’le inatlaşmanın iktidar-muhalefet elbirliği ile sürdüğü bu anlaşılmaz dönem, genç kuşaklarımızın geleceği için ayrıntılarıyla irdelenmeli ve sorgulanmalıdır.
Türk milleti şehitlerine ve Cumhuriyete borçludur.
Canan Murtezaoğlu
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2016 Özgür İstanbul

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.