“DÜNYANIN LANETİ KÜÇÜK POLİTİKADIR”

Canan Murtezaoğlu
05 Ekim 2026 Pazartesi 17:19
1923 Temmuz’unda, Lozan Konferansı’nın da sona yaklaşmakta olduğu günlerde, Mustafa Kemal Paşa, “The Saturday Evening Post” dergisine bir röportaj verir; yazar Isaac F. Marcosson’ı Çankaya’da kabul eder. Marcosson, röportaja başlamadan önce şu notu düşmüştür:
“Çok az insan Kemal’in güldüğünü görmüştür. Onunla geçirdiğim iki buçuk saat içinde yüz hatları ancak bir kez rahatlama belirtisi gösterdi. Demir maskeli bir adam gibi ve bu maske onun doğal yüzü.”
Marcosson’ın; “Sizin hükûmetinizin ülküsü nedir? Hâlâ Panislamizm ve de Panturanizme inanıyor musunuz?” sorusuna şu yanıt gelir Mustafa Kemal Paşa’dan:
“Kısaca söyleyeyim, Panislamizm, din topluluğuna dayalı bir federasyonu temsil ediyordu. Panturanizm, aynı türde çaba ve hırs topluluğunu ırka dayalı olarak somutlaştırdı. İkisi de yanlıştı. Panislamizm fikri asırlar önce, Türklerin Avrupa’da en fazla ulaşabildiği Viyana kapılarında öldü. Panturanizm ise Doğu’nun düzlüklerinde telef oldu. Bu iki hareket de yanlıştı çünkü ikisi de fetih üzerine kurulmuştu; bu da güç ve emperyalizm demekti. Emperyalizm uzun yıllar Avrupa’ya egemen oldu fakat emperyalizm mahkûmdur. Cevabı Almanya, Avusturya, Rusya ve Türkiye enkazında bulabilirsiniz. Demokrasi, insan ırkının umududur. Bir Türkün ve benim gibi savaşla yetişmiş bir askerin bu şekilde konuşması garip gelebilir. Fakat bu, tam da yeni Türkiye’nin arkasında yatan fikirdir. Güç kullanmak ve fetih istemiyoruz. Ekonomimizi ve siyasî kaderimizi kendimiz belirlemek istiyoruz.”
Mustafa Kemal Paşa düşüncelerini açıklamayı sürdürür:
“Milliyetçilik anlayışım, aynı soydan, dinden ve yaradılıştan/tabiattan insanlar içindir. Türk imparatorluğu yüzyıllardır, Türklerin azınlığı oluşturduğu yığılmış insan kümeleriydi. Başka azınlıklar da vardı. Bunlar ve geçmişin fetih ülküsü birçok sorunun da kaynağı oldu. Türkiye’nin, çürümenin içine düşmesinin bir nedeni, bu zorlu hükümranlık/iktidar nedeniyle bitkin düşmesiydi. Eski imparatorluk çok büyüktü ve her defasında kendini sorunlara açık hale getiriyordu. Fakat eskinin güç kullanma, fetih ve yayılma fikri artık sonsuza dek ölmüştür Türkiye’de. Eski imparatorluğumuz Osmanlı idi. Güç anlamına geliyordu. Ancak şimdi kelime dağarcığından çıkarıldı.”
“Biz şimdi Türküz, sadece Türk. Wilson’un ifade ettiği ‘özgür irade’ ülküsünü esas alan Türkün Türkiye’sini istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir. Fakat bu, Avrupa’nın birçok yerinde özgür iradeyi hüsrana uğratan bencil milliyetçilik değildir. Bu, keyfi tarifeler ve sınırlar da değildir. Bu, ticarette açık kapıları, yeni ekonomik oluşumları, anavatanla şekillenmiş gerçek mülki vatanseverliği ifade eder. Kan ve fetihle geçen uzun yıllar sonrasında Türkler nihayet bir vatana sahip oldular. Sınırları belirlendi, sürekli sorun çıkaran azınlıklar dağıldı. Biz bu sınırların içinde kendi duruşumuzu sergileyeceğiz ve kurtuluşumuz için çalışacağız. Kendi evimizin efendisi olacağız.”
Mustafa Kemal Paşa, o günün yanlışlarla dolu yönetim sistemlerinin, düşünce yapılarının fotoğrafını gözler önüne sererken, yüzyıl sonraya da uyarı mı yapmıştı, bilemeyiz ancak günümüz ülke ve dünya siyasetinin ve lider zihniyetinin geldiği noktaya işaret edişin mucize bir anlatımıdır ardından kurduğu şu cümleler:
“Avrupa’daki barış ve yeniden yapılanmayı ne engelledi, biliyor musunuz? Yalın olarak şöyle: Bir ulusun diğerine müdahalesi. Bu, daha önce değindiğim açgözlü bencil milliyetçiliktir. Ekonominin yerine siyasetin geçmesine yol açtı. Almanya’nın savaş tazminatı, işi arapsaçına döndürdü. Dünyanın laneti ‘küçük’ politikadır. … Zor kazanılan Türk bağımsızlığımızı engellemek isteğinde olan milletler var. Onlar; milliyetçiliğimizi kınayan ve bunun sadece Doğudaki komşularımızı fethetme arzusunu gizlemek için bir kamuflaj olduğunu söyleyenler ve ekonomiyi yönetme konusunda yeterli olmadığımızı savunanlardır. Pekâlâ, görecekler. Yeni Türkiye’nin ilk ve en önemli düşüncesi siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya üretiminin de tüketiminin de bir parçası olmak istiyoruz.”
Bugün bu “ekonomi” anlayışı, organize kutsalın kendine has ekonomi anlayışına dönüşmüş görünüyor. Türk milleti son yılların en büyük fon dolandırıcılığı skandalı ile karşı karşıya kaldı. Demek ki birilerine Rableri verdikçe vermiş, ahali de seyretmiş. Ancak; “Para için değil, onurum için yaşamak istiyorum” cümlesini ülke insanına vasiyet ederek canına kıyan emekli polisin acısı ruh dünyamızı sarsarken, “Allah’ın rızasını gözeterek” siyaset yaptığını söyleyenlerin kurdukları nema zincirlerinin maddi boyutları şaşırttı ve öfkelendirdi.
Mustafa Kemal Paşa şu cümleyi de kurmuştu röportajında:
“Kamu hizmetinin en yüksek biçimi bencil olmayan çabadır.”
Bu bencil olmayan çaba bugün artık yön değiştirdi; 3Y söylemi 3R’ye evrildi: Riya-riba-rant…
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında “aferistler” diye bir kavram ortaya çıkmıştı.1924’te yeni kurulan Türkiye İş Bankası’nın olanaklarından yararlanmak için çevresinde dönüp duran “işadamları” na, İsmet İnönü’nün, İş Bankası’nın Fransızca karşılığı olan “banque d'affaires” tamlamasından türeterek taktığı bir addı bu. Terim, Ankara’da siyasi nüfuzunu kullanarak ekonomik çıkar sağlamak, devlet ihalelerini takip etmek, iş takipçiliği yaparak kolay kazanç peşinde olanları da ifade eder olmuştu.
Falih Rıfkı şöyle demiştir bunlar için: “Devrim umurlarında bile değildi… Bu heyecanı duymayanların hatırladıkları tek şey nüfuzlarını satmaktan ibaretti. Para kazanmak için tek sermayeleri de nüfuzları idi.” (Çankaya)
Aferistler, haksız kazançlarını önlemeye uğraştığı için İsmet Paşa ve arkadaşlarının aleyhindeydiler. Bu faaliyetlerin 1930’lu yıllarda artması nedeniyle, milletvekillerinin devlet sektöründeki kurumlarda yönetim kurulu üyesi olmaları yasaklanmış,1939’da da devlet satın almalarında komisyonculuk usulü kaldırılmıştı. Aferizm (çıkarcılık) konusunda ciddi uğraş veren İnönü’nün; “Devleti aferistlere yedirmeyeceğim. Hazineyi soydurmayacağım.” haykırışları Meclis koridorlarında yankılanmıştı.
Bugünkü aferistlerin durumu ayan beyan ortada ancak Meclis koridorlarında “hazineyi soydurmayacağız” diye bağıran yöneticiler var mıdır bilmiyoruz. Diğer yandan bildiğimiz bir şey var: Bir vatandaşın Diyanet’e: “Ticarette kâr haddi var mı?” sorusunu sorduğu ve yanıt fetvanın da “Fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren Allah’tır.” ifadesini içeren bir hadis olduğu.
Canan Murtezaoğlu
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2016 Özgür İstanbul

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.