12 Ocak 2026
  • İstanbul2°C
  • Ankara1°C

“İMANINI SAKLAYAN BİR ADAM” (2)

Canan Murtezaoğlu

12 Ocak 2026 Pazartesi 13:18

 

 

Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın kırk birincisi ve İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre elli yedinci sure olan “Mümin” suresi anlatımı sürmektedir.

 İmanını saklayan adam; “bana uyun ki size doğru yolu göstereyim,” diyerek kavmini uyarır ve dünya hayatının geçici bir menfaatten ibaret, ahiretin ise durulacak karar yurdu olduğunu, kötülük edenin “ancak onun kadar” karşılık göreceğini, kadın veya erkek, inanarak yararlı iş işleyenlerin cennete gideceğini ve “hesapsız şekilde” rızıklanacaklarını belirtir. İmanını saklayan adam kavmine sitem de eder ve şöyle der:

“Nedir başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye, bilmediğim bir şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi ulu olan, çok bağışlayan Allah’a çağırıyorum. Kuşkusuz, beni kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da ötekinde de çağırabilecek kabiliyette olmadığında, hepimizin Allah’a döneceğinde, savurganların ateşlikler olduklarında şüphe yoktur. Size söylediğimi hatırlayacaksınız/sonra anlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum/havale ediyorum. Doğrusu, Allah kulları görendir.” Bunun üzerine; “Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun’un adamlarını ise o kötü azap kuşattı,” denir.

Ardından Firavun’un adamları için kurulan kıyamet sahnesi verilir: “Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Saat kurulduğu zaman da: ‘Firavun’un adamlarını azabın en ağırına sokun.” Ateşin içinde yaşanan tartışma sahnesi burada da önceki benzer sözcük kalıplarıyla verilir:

“Güçsüzler büyüklük taslayanlara, ‘doğrusu, biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz,’ derler. Büyüklük taslayanlar, ‘doğrusu, hepimiz onun içindeyiz. Allah kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir,’ derler. Ateşte olanlar cehennemin bekçilerine, ‘Rabbinize yalvarın da hiç değilse bir gün, azabımızı hafifletsin’ derler. Onlar ‘Size elçileriniz belgelerle gelmemiş miydi,’ derler. Onlar da kuşkusuz, ‘evet’ derler. Onlar, ‘o halde yakarın,’ derler. İnkarcıların yakarışı şüphesiz boşunadır.”

Biz, devamla, elçilerine ve inananlara hem dünya hayatında hem de “tanıkların ayağa kalkacağı günde” yardım ettiklerini söyler. “O gün (Kıyamet günü) zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Onlara lanet vardır, onlara yurdun kötüsü (cehennem) vardır.” Biz Musa’ya doğruluk göstergesi/hidayet vermiş, İsrailoğullarına o kitabı miras kılmış ve bunu “aklı başında olanlara bir yol gösterici ve bir hatırlatma olsun diye” böyle yapmıştır. Devamla Muhammed peygamberden sabretmesi, günahından/suçundan bağışlanmayı dilemesi ve Rabbini akşam, sabah överek yüceltmesi/hamd ile tesbih etmesi istenir. “Kendilerine gelmiş kesin bir delil” olmadığı halde Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların “gönüllerinde ulaşamayacakları bir büyüklenme” olduğu belirtilir ve elçi Muhammed’den Allah’a sığınması istenir.

“Göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyen kimseler ile kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” ifadesinden sonra, Saat’in/Kıyamet’in mutlaka geleceği fakat insanların çoğunun inanmadığı belirtilir. Rab da şöyle meydan okur: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir.”

Ardından “Allah” anlatımına geçilir: “Size, geceyi dinlenesiniz diye ve gündüzü göresiniz diye yaratan Allah’tır. Doğrusu, Allah insanlara karşı lütufkârdır, ancak insanların çoğu şükretmezler. İşte, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka tanrı yoktur. Nasıl da döndürülüyorsunuz? … Sizin için yeri konut/karargâh, göğü bina yapan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah’tır. İşte sizin Rabbiniz olan Allah budur. Âlemlerin eğiteni Allah ne yücedir! O diridir, O’ndan başka Tanrı yoktur. Tapınmayı yalnız O’na özgü kılarak O’na yalvarın. Övgü âlemlerin eğiteni Allah’adır.”

Bu ifadeler, önceki Zümer suresindeki ifadelerle koşuttur. İşaret edilmek istenen, “Allah” kavramının Yaratan olarak kabul edilmesi ve Arap toplumunun taptığı, Kâbe’de dizilmiş olan putlarla arasına set çekilmesidir. Nitekim bir sonraki ayet açıktır. Elçi Muhammed’den şunu söylemesi istenir:

“Bana Rabbimden belgeler/apaçık deliller geldiğinden, Allah yerine yalvardıklarınıza tapmak bana yasaklanmıştır. Ben âlemlerin eğitenine/Rabbine içtenlikle boyun eğmekle/teslim olmakla emrolundum.”

“Allah” anlatımı sürer: “Sizi (önce) bir topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir aleka’dan (embriyo) yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O’dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) belirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor). O hem yaşatır hem öldürür. O, bir şey yapmak isteyince ona sadece ‘ol’ der, o şey de hemen oluverir.” Ardından Biz ağır bir ifadeyle tehdit eder: “Kitaba ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler. O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir. Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.” İnkâr edenlere, “Allah’tan başka koştuğunuz ortaklar nerededir,” diye sorulacak, onlar da “hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz,” diyeceklerdir. Bunun üzerine: “İşte Allah inkârcıları böyle şaşkına çevirir/böyle şaşırtır.” cümlesi gelir. Bunun nedeni de inkârcıların yeryüzünde “haksız yere” şımarmaları ve böbürlenmeleridir. Büyüklenenlerin yurdu cehennemdir.

Muhammed peygambere, sabretmesi konusundaki emir tekrarlanır: “Allah’ın verdiği söz gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını ya sana gösteririz veya seni öldürmüş oluruz, nasıl olsa onlar Bize getirileceklerdir.” 14 asırdır Arap toplumu için bir helak durumu olmamıştır ancak azaptan kasıt; topluma vahiy yoluyla indirilen bir dinin; öne çıkan aileler ve kişiler arasındaki yönetim kavgalarına, siyasi çekişmelere kurban edilmesi, mezhep, tarikat, cemaat ve etnik köken adı altında parçalanması ve de insan haklarını hiçe sayan baskıcı anlayışın yönetme aracı olması ise evet, Arap coğrafyası azap içindedir. Ancak bu durum sadece Arap coğrafyasında kalmamış; dini yayma hedefiyle elde edilen her toprak parçasında da kendini göstermiştir.

Bu yapılanma 14 asırdır Müslüman beyinlere öyle nakşedilmiştir ki bugün şehit kanıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yönetimi için bir siyasetçi çıkıp “Türk Cumhurbaşkanına Kürt, Alevi yardımcı” olsun diyebilmektedir. Bu gaflet dolu ve ayrıştırıcı zihniyeti çok iyi tanıyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, işte tam da bu nedenle, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.” cümlesi ile bizleri uyarmıştır. Bu bağlamda Ulu Önder’in 10 Mayıs 1920’de Chicago Tribun muhabirine verdiği şu demeci de hatırlatalım: “Türkiye Türkler içindir ve Türkiye bağımsız olmalıdır. Mütareke imza edildiği zamanki sınırı esas sayıyoruz. Bu sebeple antlaşma şartlarının bu görüşe uymayan kısımlarına karşı mücadele edilecektir.” (Prof. Dr. Utkan Kocatürk; Kaynakçalı Atatürk Günlüğü) Evet, gereken mücadele verilmiş; Erzurum ve Sivas Kongrelerinin “Türk vatanı olan toprakların parçalanamayacağı,” diğer ifadesiyle “Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz!” kararı ile ayağa kalkılmış, topraklarımız kanlı savaşlara sahne olmuş, oluk oluk şehit kanı akmış ve sonunda 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bir siyasetçi, gerçek bir vatansever ise Cumhuriyet değerlerini korumak ve Anayasamızda yer alan; “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. … demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” ifadelerine uymak zorundadır. Sureden devam edelim.

Biz, elçi Muhammed’e hitapla şöyle der: “Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana anlatmışız, kimini de anlatmamışızdır. Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmaksızın bir mucize getiremez. Allah’ın emri gelince de hak yerine getirilir. Bâtıl bir dava peşinde koşanlar, işte bu noktada hüsrana uğrarlar.” Ardından konu tamamen değişir ve hayvanlara ait anlatım başlar. Allah, “kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları” yaratandır diyen Biz, şöyle devam eder:

“Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki arzulara, onlara binerek ulaşırsınız. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.” Arap toplumuna sorulur: “Allah size ayetlerini gösteriyor. Allah’ın ayetlerinden hangisini inkâr edersiniz?” Yeryüzünde dolaşmalı ve “daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler daha sağlam olan öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna” bakılmalıdır. Elçileri onlara açık belgeler/deliller getirmiş ancak onlar “kendilerinde bulunan ilme” güvenmiş ve “o alay ettikleri şey” de onları kuşatıvermiştir.

Sure şöyle sonlanır: İnkâr edenler Biz’in azabının şiddetini gördüğünde, “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik,” demişlerdir ancak Biz’in azabının şiddetini görüp de “inanmaları kendilerine yarar sağlamamıştır. Bu, Allah’ın kulları hakkında öteden beri olan yasasıdır. İşte orada, inkârcılar/kâfirler kayba uğrarlar/hüsrana düşerler.”

Mümin suresi anlatımı tamamlanmıştır. Mekkî surelerle ilgili çalışmamız sürecektir.

Canan Murtezaoğlu

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.