İSKİLİPLİ GİBİLERLE ALGI YARATMAK

Canan Murtezaoğlu
16 Şubat 2026 Pazartesi 14:41
Algı kelimesinin anlamı kaynaklarda; “duyularımızın aldığı bilgileri yakalama, işleme ve anlamlandırma yeteneği” ya da “bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma; idrak” (TDK) olarak verilir. Siyasette algı ise “bireylerin veya grupların düşüncelerini ve davranışlarını şekillendirmek amacıyla kullanılan bir iletişim ve propaganda teknolojisidir.” Bu değişik tür “teknoloji” nin ülkemizde özellikle siyasal İslamcılar/dinciler tarafından kullanıldığını bilmekteyiz.
Bu bağlamda, 1990’lı yılların başlarında, Almanya’da dağıtılan bir kitapçıktan da bir satırla bahsedelim. Kitapçık, Türk aile yapısını anlatmaktaydı ve kapaktaki aile görüntüsünde anne olarak çizilmiş kadın tipi tesettürlü idi. Yani Alman demek istiyordu ki, Türk kadını/annesi tesettürlü olur. Böylece yaratılmak ve yerleştirilmek istenen algı netleşiyordu. 1960’larda türban propagandasının ünlü ismi Şule Yüksel Şenler ve Maria adlı Alman misafirini de hatırlayalım. Namı diğer Rotraud Scheer, Türkiye’nin ilk yabancı misyoner türban eylemcisi idi ve Şenler ile Türkiye’yi karış karış dolaşıp kadınları başlarını örtmeye çağırmıştı. Saçının bir telini bile göstermeyen, kim olduğu bilinmeyen bu pardösülü Alman kadın ve altı yaşındaki tesettür misyoneri (!) oğlu Anadolu insanını etkilemişti.
Zaten Anadolu insanını etkilemenin en kolay yolu dinin kullanılması değil midir?
Dinin bu topraklarda kullanılması Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet tarihi boyunca da görüldü. Birçok olay ve kişi de Cumhuriyet karşıtlığını pekiştirmek isteyenlerin kullandığı algı yönteminin ögeleri olmaya devam ediyor. Bu bağlamda öne çıkan isimlerden biridir İskilipli Atıf Hoca.
Prof. Dr. Ergün Aybars’ın “İstiklal Mahkemeleri” adlı kapsamlı eserinin önsözünden bazı bilgileri aktaralım. (Doğan Egmont Yay. Ve Yap. Tic. A.Ş. 2018)
Aybars şöyle der: “1991 ilkbaharında Cumhurbaşkanı Turgut Özal Manisa’da yaptığı bir konuşmada, ‘Bu memlekette İstiklal Mahkemeleri şapka giymeyenleri asmıştır. Artık bu günler geride kalmıştır,’ dedi. Bu konuşma aynı akşam haberlerde ve ertesi gün gazetelerde yayımlandı. Bu gerçek değildi. İstiklal Mahkemeleri şapka giymediği için hiç kimse hakkında ‘asılarak idam’ hükmü vermemiştir.” Evet, “bu gerçek değildi” ancak o günün Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan dinci bir söylemle istenilen algı yaratılmış ve toplumda yayılması sağlanmıştı.
Atatürk benzer bir durumu, “Damat Şerif Paşa milleti zehirliyor” başlığı altında verir Nutuk’ta.
Ergün Aybars, aynı yıl (1991) Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda 10 Kasım’da yapılan “Atatürk’ü Anma” gününde konuşacak ve şöyle diyecektir: “Bu memlekette, şapka giymediği için hiç kimse idam edilmemiştir. Şapka Kanunu çıkması üzerine çıkan silahlı isyanlarda, silahlı isyana katılmış, örgütlü olarak bu isyanı kışkırtmış olan başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere Erzurum, Malatya, Rize, Giresun, Ankara’da vb. 28 kişi idam edilmiştir.” Aynı toplantıda son sözü alan Cumhurbaşkanı Turgut Özal, bu sefer olumlu bir konuşma yapacak ve toplantı dağıldıktan sonra Yaveri, Aybars’a gelerek Cumhurbaşkanı’nın “İstiklal Mahkemeleri” kitabını rica ettiğini söyleyecektir. Aybars devam eder:
“19 Şubat 1919’da Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi başkanlığında kurulan ‘Cemiyeti Müderrise’nin ikinci başkanlığına getirilen Mehmet Atıf Hoca, cemiyet daha sonra, Teali-i İslam Cemiyeti’ne çevrilince ikinci başkanı ve sonra başkanı olmuştur.” Atatürk Nutuk’ta, “Memleket içinde ve İstanbul’da ulusal varlığa düşman cemiyetler” başlığı altında bu cemiyetten şöyle bahseder: “Konya ve çevresinde de yine İstanbul’dan yönetilen ‘Teali-i İslam Cemiyeti’ kurulmaya çalışılır.”
“Bu cemiyetin ilk bildirisi 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde yayımlanmıştır,” diyen Aybars, Dr. Ali Sarıkoyuncu tarafından yayınlanan metni paylaşır. Sarıkoyuncu anlatımına; I. Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı’nın durumu, emperyalist güçlere karşı kurulan teşkilatlar ve Millî Mücadele’ye zararlı dernekler konularıyla başlar. “Azınlıkların kurduğu cemiyetlerin yanında, işgalci devletlerin destek ve yardımlarıyla Türkler tarafından kurulan dernekler” de vardır. Teali-i İslam Cemiyeti’nin yönetim kurulunda İttihat-ı Muhammediye Cemiyeti önderlerinden Said-i Kürdî de bulunmaktadır. Anadolu’nun birçok yerinde şubeler açan Cemiyet, yayımladığı bildirilerle halkın kafasını karıştırmaktadır.
Teali-i İslam Cemiyeti’nin, “Ey Anadolu’nun Masum ve Mazlum Ahalisi!” hitabıyla başlayan, 16 Eylül 1919 tarihli bildirisinden bazı satırları verelim:
Bildiride önce Anadolu halkının bir zamanlar ne kadar “şen ve bahtiyar” olduğu vurgulanır. Ardından milletin ve vatanın başına gelen belaların sebebi sorgulanır. İttihat ve Terakki suçlanır, 31 Mart Olayı bir desisedir, Hareket Ordusu düzmedir ve Sultan Hamid haksızca tahtan indirilmiştir. Bunların “gaflet ve cehaletleri yüzünden” İslam memleketleri elden çıkmıştır. “Koskoca Saltanatı Osmaniye beş on serserinin keyif ve arzusuna feda edilmiştir.” Büyük Savaş için de şöyle denir: “İngiliz ve Fransız gibi muazzam ve muntazam devletlere karşı bu muharebede katiyen bizim için kazanmak ihtimali yoktu.”
Sıra Mustafa Kemal Paşa ve Kuvayı Milliye’ye gelir. Hepsi için “hainler, yankesiciler, yalancılar, dolandırıcılar, beş on şaki” ifadeleri kullanılır. Bildiriden şu satırları da verelim:
“Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuvay-ı Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden namerdane bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil ahali ve askerden cem ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak ve ‘Siz mevkiinizde sebat edin, biz su taraftan onların arkasını çevireceğiz’ tarzında yalanlar ve hilelerle savuşup kaçarak zavallı neferlerimizi ve ahalimizi boşu boşuna kırdırmak usulünü takip ediyorlar.” Mustafa Kemal ve Kuvay-ı Milliye’nin amacı, şimdiye kadar güç yetirilemeyen devletleri yeniden kızdırarak “üzerimize husumet ve gazaplarını davet etmek ve istila olunmayan bakiye-i memleketimizi de istila ettirmekten” başka bir şey değildir. Bu asiler cezalandırılmalıdır; “bunların vücutlarını külliyen dünyadan kaldırmak beşeriyet için, müslümanlık için bir farz olmuştur.” Tek kurtarıcı “Halife-i Zişanımız ve sevgili Hakanımız Efendimiz Hazretleri” dir.
Ergün Aybars şöyle devam eder: “İskilipli Atıf Hoca, bu bildirinin Yunan uçakları ve diğer yollardan Anadolu’ya gönderildiği sırada, cemiyetin başkanı olması sebebiyle, İstiklal Mahkemesi kararıyla gıyabında idama mahkûm edilmiştir. Nisan 1924’te çıkartılan ‘Af Kanunu’ ile de bu suçu affedilmiştir. Gerek savcı gerekse İstiklal Mahkemesi, kendisinin bu suçlarla yargılanmadığını, ancak geçmişinin bilinmesi için açıklandığını belirtiyorlar. Savcının iddiasında ve kararda, Atıf Hoca’nın ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ başlıklı yazısından dolayı değil, iki yıl sonra çıkartılan ‘Şapka Kanunu’nun kabulünden sonra çıkan ayaklanmalarda bu yazının dağıtımının yapılarak ayaklanmalarda kışkırtıcı araç olarak kullanıldığının anlaşılmasından dolayı yargılandığı belirtilmiştir. Atıf Hoca’nın Giresun Ayaklanması’nda etkili olduğuna vicdani kanaat getiren mahkeme, Atıf Hoca’nın ve Ali Rıza’nın idamlarına karar verdi. Mahkeme halka ve basına açık yapıldığından gizliliği yoktur.”
Batı’nın oyunları bitmez... Cumhuriyet tarihimiz boyunca yaşananlar, ne zamana kadar siyasal İslam’ın malzemesi olacaktır? Yaratılan sahte algıyı değiştirmek zordur ve bunu yaratan, yukarıda verdiğimiz Özal örneğindeki gibi ise, iş çok daha zordur.
Bu bağlamda ısrarla söylemeye devam edelim. Nutuk okumak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği açısından yaşamsaldır. Nutuk okunmalı ve genç kuşaklara okutulmalıdır.
Canan Murtezaoğlu
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2016 Özgür İstanbul

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.