BASKILANAN RUH, BÜKÜLEN BEDEN VE PSİKOSOMATİK BİR SÜRGÜN

SİBEL ÇEÇEN


Hastalığın Entelektüel Anatomisi 
Zihin ve beden arasındaki sarsılmaz bağ,insanlık tarihinin en eski ve en büyüleyici bilmecelerinden biridir. Yüzyıllardır tıp, felsefe ve sosyoloji; Beden,Zihin ve Toplum üçlemesinde bedenin verdiği fiziksel alarmların arkasında yatan ruhsal sarsıntıları her boyutuyla anlamaya çalışmıştır. Fiziksel hastalıkların çoğunun temelinde ruhsal bir çöküntü, ifade edilememiş bir acı, yarım kalmış bir hikaye, bastırılmış bir öfke ya da toplumsal bir baskı yattığı fikri, modern psikotropik tıbbın ötesinde derin bir entelektüel geçmişe dayanır.
Bedenin ruhsal duruma ayna tuttuğu düşüncesinin ilk izlerini Antik Çağ’da buluruz. Platon, Charmides diyaloğunda şöyle der: "Bütün, hasta iken parçayı iyileştirmeye çalışmak yapılan en büyük hatadır. Beden ruhsuz,ruh da bedensiz iyileştirilemez." Platon’a göre bedendeki bozulma, ruhun dengesini kaybetmesinden ayrı düşünülemez. Modern tıp çağına geçildiğinde ise Sigmund Freud, histeri ve psikosomatik rahatsızlıkları incelerken bastırılmış duygusal travmaların ve ruhsal çatışmaların bedende nasıl bir "fiziksel semptoma" dönüştüğünü ortaya koymuştur. Freud’un yaklaşımında beden, zihnin konuşamadığı dili konuşan bir araçtır.
Konuya sosyolojik bir pencereden baktığımızda ise ruhsal çöküntünün yalnızca bireysel bir zihin sorunu değil, toplumsal koşulların bir sonucu olduğu görülür. Emile Durkheim’ın yaklaşımında, toplumsal dayanışmanın kopması ve kuralsızlık durumu (anomi) sonucunda bireylerin yaşadığı derin yalnızlığın bedensel boyutlara ulaşan sonuçlar doğurduğu ifade edilir. Yani bu derin anomi hali, ilk bakışta bireysel bir psikolojik sorun gibi görünse de meselenin toplumsal boyutu çok daha derindir. Birey, ait olduğu toplumun ağır yükü altında ezildiğinde, yaşadığı ruhsal çöküntü organik düzeyde bir yıpranmaya dönüşür.
Benzer şekilde Fransız sosyolog ve filozof Michel Foucault, Kliniğin Doğuşu ve Deliliğin Tarihi yapıtlarında modern tıbbın bedeni ruhtan ayırarak nesneleştirmesini eleştirir. Foucault’ya göre insan bedeni; toplumsal baskıların, disiplin mekanizmalarının ve dönemin getirdiği strese bağlı ruhsal yıpranmaların somutlaştığı bir alandır. Günümüz filozoflarından Byung-Chul Han ise Yorgunluk Toplumu eserinde, modern insanın "daha fazla başarabilirsin" baskısı altında yaşadığı ruhsal tükenmişliğin nasıl fiziksel bir çöküşe ve kronik hastalıklara evrildiğini açıklayarak bu çizgiyi günümüze taşır.
Bugün modern psikosomatik tıp ve psikonöroimmünoloji çalışmaları da bu tarihsel ve sosyolojik birikimi doğrulamaktadır. İfade edilemeyen yaslar, kronikleşmiş kaygılar ve toplumsal yalnızlık, bireyde bağışıklık sistemini baskılayarak bedeni hastalıklara açık hale getirir. Devam eden kısır döngüler sonucunda fiziksel hastalıklar, çoğu zaman ruhun sessiz çığlığının bedendeki yankısına dönüşür.Beden, zihnin taşıyamadığı yükleri taşımayı reddettiğinde hastalanır.
Bu döngü;yaşam boyu birikmişliklerin ve üstü örtülen travmaların süreç içerisinde büyüyüp tetikleyici bir eşik travma ile ortaya çıkarak somut bir fiziksel yıkıma ya da klinik bir tabloya dönüşmesidir.Genetik yatkınlıklar, yanlış beslenme alışkanlıkları ya da kalitesiz yaşam koşulları ise bu döngüye hizmet eden yan faktörlerdir. Beden, Zihin ve Toplum; hastalıkların doğuşunda ve gelişiminde her zaman entegre biçimde çalışan bütüncül bir kuvvettir.
O halde iyileşme, yalnızca bedendeki semptomları bastırmak ya da kimyasal bir molekülle hücresel bir sessizlik yaratmak değildir.Gerçek şifa; ruhun bastırılan çığlığına kulak vererek bedeni bir laboratuvar nesnesi olmaktan çıkarmak ve yenilenmeyi kabul etmekle başlar. Yani iyileşmek; zihin, beden ve toplum arasındaki o kadim diyalogda ruhun kendi sesini yeniden bulmasıdır.
Sonuç olarak beden; zihnin dilsiz bıraktığı, toplumun ise görünmez kıldığı tüm günahların bedelini ödeyen bir günah keçisidir. Yaşadığımız psikosomatik sürgün, aslında kendi hakikatimizden kaçışımızın somut bir bilançosudur.
Sibel Çeçen Yavaş