Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!”
DP’nin borçlanarak büyüme politikası ters tepmiştir. Dış borçların taksit ve faizleri ödenememektedir. Sonuç olarak Türkiye, moratoryum yani borç ertelemesi talebinde bulunur. Bu, Cumhuriyet döneminin ilk iflasıdır. DP yelkenleri indirir; Paris’te ABD ve finans çevreleriyle masaya oturulur. Adına “4 Ağustos Kararları” denilecek olan bir anlaşmayla Türkiye’nin iflası resmen tescillenir.
Bu gelişmeler yaşanırken, ABD başkanı Dwight David Eisenhower, namı diğer Ike, çıktığı Avrupa gezisi kapsamında Türkiye’ye de uğrar. Esenboğa Havalimanı’ndan Hariciye Köşkü’ne kadar yollardaki direklere binlerce Amerikan ve Türk bayrağı birlikte asılır; kavşak noktalarına dev zafer takları kurulur. İngilizce ve Türkçe hazırlanan taklar da şu ifadeler yer alır:
“Daima el eleyiz Ike… Sulha evet, tavize hayır… Türkler senin hakiki dostlarındır… Türk-Amerikan dostluğu milletlerimize mâl olmuştur...”
Basındaki manşetler ise ABD ve başkanını âdeta göklere çıkarır:
“Amerika’ya Tam İtimadımız Vardır… Savaştan Nefret Eden General Eisenhower… Ike’nin Şeref Dolu Hayatı… Sulhsever Lider Eisenhower… Eisenhower Çalışkan Bir Başkan …”
Ancak Türk-Amerikan dostluğuna duyulan güvenin ileride neye mâl olacağı zamanla görülecektir.
27 Mayıs 1960 günü, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) yönetime el koyar. Türkiye, o sırada henüz genç bir albay olan Alparslan Türkeş’in sesinden radyodan ilk bildiriyi dinler:
“NATO’ ya ve CENTO’ ya bağlıyız!”
DP iktidarı döneminde ABD ile Türkiye arasında yaklaşık 200 anlaşma imzalandığı; bunların yaklaşık 100’ünün Türkiye’nin egemenlik ve bağımsızlık haklarını kısıtladığı iddia edilmektedir. Söz konusu anlaşmaların TBMM’ye sunulmadan gizlice imzalandığı ve içeriklerinden haberdar olunmadığı yönünde de görüşler vardır. Bu kapsamda, Türkiye’ye Jüpiter füzelerinin yerleştirilmesini öngören 25 Ekim 1959 tarihli Paris Anlaşması’nın da yine TBMM’nin onayına sunulmadan yürürlüğe girdiği iddia edilmektedir.
Gazeteci ve yazar Metin Aydoğan, “ABD’nin Türkiye’ye yerleşmesi” başlıklı yazısında şunları belirtir:
“… Türkiye, NATO ana sözleşmesinden ayrı olarak, 23 Haziran 1954’te Askerî Kolaylıklar Anlaşması imzalamıştır. Buna dayanarak ABD ile Türkiye arasında yüzden fazla uygulama anlaşması yapılmıştır. Başka NATO ülkelerinde uygulanmayan bu anlaşmalar, ABD’nin Türkiye’deki çalışmalarına büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Türkiye’deki üs ve tesislerin Amerikalılar tarafından yönetilmesi, buralara general dâhil hiçbir Türk subayının girememesi bu tür ‘kolaylık’ lardandır.”
Aydoğan aynı yazısında, ABD’nin verdiği notalar gereğince Amerikan askerlerinin Türkiye’ye giriş ve çıkışlarının Türk hükümeti tarafından denetlenemediğini ve o dönemde Türkiye’de 30 binden fazla Amerikan askerinin bulunduğunu belirtmektedir.
Prof. Sina Akşin de 1950-1960 dönemine ilişkin bir kitabın önsözünde şöyle yazar:
“1950-1960 Demokrat Parti iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin dönüm noktasıdır. 1950’ye değin sürmüş olan Atatürk Devrimi Dönemi o tarihte biterek bambaşka bir döneme girilmiştir. Bu, “Kısmî Karşı Devrim” dönemidir. …Kısmî Karşı Devrim, çok kurnaz davranmıştır. Büyük dönüşümü duyumsatmamak için ‘Tören Atatürkçülüğü’ denen bir hile, bir sahtekârlık bulunmuştur. Herkes sanmıştır ki Atatürk Devrimi Dönemi devam etmektedir, hem de çok partili düzenle ‘zenginleştirilmiş’ olarak. … 1946-1950 yılları Kısmî Karşı Devrim için bir hazırlık dönemi oldu. Ama asıl dönüş, asıl darbeler devrimin dondurulup durdurulması, DP iktidarı zamanında olmuştur.”
1961’de Süleyman Demirel önderliğinde Adalet Partisi (AP) kurulur. Merkez sağda yer alan, liberal ve muhafazakâr bir çizgiye sahip olan parti, DP’nin devamı niteliğindedir. AP, 1965 seçimlerinde tek başına iktidara gelir ve Demirel başbakan olur.
Demirel’in yıldızı kısa sürede parlar. Aynı dönemde CHP’nin içinden de bir isim öne çıkar: CHP Genel Sekreteri Mustafa Bülent Ecevit. 1965’te ihtilalin albayı Alparslan Türkeş, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) genel başkanlığına seçilir. Böylece “mahşerin dört atlısı” nın üçü tamamlanır; dördüncüsü, Necmettin Erbakan, 1970’te sahneye çıkacaktır.
Nur Cemaati ve Süleymancılar önce DP’ye, ardından AP’ye yanaşırlar. Bu ortamda Süleyman Demirel de ilk icraatını makam aracıyla Cuma namazına giderek yapar; namaz kılan Demirel’in fotoğrafı basına yansır. Demirel bu konuda şunları söyler:
“Peki, niye gittim? Çünkü ben gidersem herkes rahat gider… Yani, herkes gönlünü gere gere ben Müslüman’ım diyebilmek kâfi değil. Onun icabını korkmadan yapabilsin…”
Atatürk döneminde Türkçe Kur’an, Türkçe ezan ve camilerde okutulan Türkçe Cuma hutbesi düşünüldüğünde, Demirel’in bu tavrı siyasi karakterini ortaya sermektedir.
Bu sırada Türkiye darbeler, irticai tehditler ve siyasî çalkantılarla uğraşırken, Batı’nın “Kürt Devleti” kurma planları canlılığını korumaktadır. ABD, Başbakan Süleyman Demirel’den İran- Irak ve Türkiye’deki Kürtleri kapsayan bir “Türk-Kürt Federasyonu” kurmasını “rica” eder. Demirel konuyu Genel Kurmay’a bildirir. Askerlerin şiddetli karşı çıkışı sonucunda ABD’nin federasyon önerisi rafa kalkar.
Türk vatandaşlığına “Bilmem ne bağı ile bağlı olan…” şuursuzların dönemi başlamıştır.
18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 111. yıl dönümü kutlu olsun.
Şehitlerimizin kanları için anlatmaya devam edeceğiz.
Tülay Hergünlü
İstanbul, 18 Mart 2026