Gerçekler nasıl örtülür?

Canan Murtezaoğlu

 

2015, ülkemizde dört ay ara ile iki genel seçimin yaşandığı yıldı. Mevcut iktidar Haziran’daki ilk seçimde Meclis çoğunluğunu kaybetmişti. Tek başına iktidar olabilmek için gerekli olan sandalye sayısına ulaşabilen siyasî parti yoktu. 2002’de Oval Ofis’te yapılan görüşmelerin vadesi mi doldu soruları ahali arasında dolanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, güvenoyu alabilecek bir hükümetin kurulamaması nedeniyle erken seçim kararı aldı, YSK da seçim tarihini 1 Kasım 2015 olarak belirledi. Bu arada AKP-CHP koalisyonu için “istikşafi” ön görüşmeleri yapılmaktaydı. İstikşafi diplomatik bir terimdir; keşif, tanıma amaçlı görüşme anlamına gelmektedir. Sunucuların “söylemekte zorlandığı”, kiminin, “oyun bu” diyerek köy seyirliği gibi izlediği, kiminin de, “ben onlarla yan yana durmam” dediği kuru gürültüler arasında koalisyon görüşmelerinin bir sonuca ulaşamadığı duyuruldu.

Gel gör ki, 7 Haziran’da aklını kullanan, sağduyulu seçmeninin önü Suruç saldırısı (Temmuz) ve Ankara Gar Katliamı (Ekim) ile âdeta kesildi. Böylece her şeye kadir din-para-güç muhteşem (!) üçlüsünün yanına korku ve panik da eklenerek 1 Kasım seçimlerine gidildi. Yapay ve içeriği belli olmayan bir birleşme gerçekleşmiş ve %9’luk bir artışla AKP tekrar iktidar olmuştu. Haziran’da %40,87’de kalan AKP, ne hikmetse dört ayda mucizevî bir dokunuşla %49,50’yi bulmuştu. Ne dokunuş ama! Gazeteci Nazif Okumuş bu durumu, “feodal yapı ile naktî ilişkiler” (CNN Türk) olarak yorumladı. Son dakika aldıkları ilhamla (!) iktidara oy veren seçmenin %4’ü sandık başında, %5’i de son haftada karar verdiklerini açıkladılar. İlham alan seçmenin takdiri, takdire şayandı!

Kur’an; “Allah katında canlıların en kötüsü, gerçeği örten nankörlerdir…” (Enfâl/Ganimetler, 55) dese de dinci siyasetçi ve beslediği seçmen gerçeği örtme peşindeydi. O günün zihniyeti; racon kesen ama tespih üreten Bahri Umman karakteriyle cisimleşmişti. (Poyraz-Karayel dizisi) Günümüzde de yolsuzluk, hukuksuzluk, yalan, iftira ve riyayı örtmenin yolu Kur’an ya da seccade sallamaktan ya da cami avlusunda miting yapmaktan geçiyor!

Bu, gerçeği örtme tavrı o günlerde bolca ve çeşitli şekillerde kendini gösterdi. Notlarımızı paylaşalım… Kamu malı talancısı erkek yüzler, “yüzsüz” ce ekranları istila ettiler. Evlilik programı denilen bir acayipliğin içinde; türbanlı/türbansız “kadın yüzleri” kendilerini pazarlayan ve “Allah razı olsun” u paravan yapan ahlak talancılarına teslim oldular. “İslamî konsept” çiler; otelleri, plajları, yatları, cicişleri, tecavüzcüleri, bademlemeleri, ensarcıları, teröristleri, binlerce dolarlık çantaları ve giysileri ile her yerde boy gösterdiler! Bazı aklı evveller; fazla elma yemek de sağlığa zararlıdır diyerek biber gazını elma ile kıyasladılar!

Çanakkale’deki anma törenlerine muhalefeti davet etmek akıllara gelmedi; onların yerine kupon arsacılar çağırıldı. Aslında tepelerde sert rüzgârlar esmekteydi ancak çaresi hemen bulundu; “hanım kızımıza suikast” girişimi birden manşetlere oturdu! Birileri saraylar döşerken, birileri de bol bol mayın döşemekte, “kazan kazan” çözüm süreci sürmekteydi. “Teröre hayır, kardeşliğe evet!” yürüyüşüne katılan bir vatandaş, “Çorum ve Madımak için de böyle bir yürüyüş tertiplenebilseydi” diye yakındı ancak duyan olmadı. Hürriyet gazetesine taşlı-sopalı saldırı yapanlar hem korundu hem ödüllendirildi!

Mekke’de şeytan taşlama sırasında yaşanan izdihamda yaklaşık beş yüz kişi hayatını kaybetti. Şeytan taşlamak zaten din dışıydı ancak Müslüman, asıl yapması gerekenin içindeki şeytanı taşlamak olduğunu kabullenmemekte kararlıydı! Gariban (!) Suriyeli sığınmacılar bayramı idrak etmek için savaş halindeki vatanlarına elleri kolları dolu olarak gittiler ve akraba ziyaretlerini tamamlayıp yurda geri döndüler.

Türkiye, Özgecan Aslan cinayetiyle sarsıldı… Tabutuna erkekler yaklaştırılmazken “Amerika’da da oluyor, çenenizi kapatın!” diyen sözde kadın ağızlar lanetlendi!

Cumhurbaşkanı’nın eşi, Japon İmparatoru’nun elini sıktı. (http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-japon-imparatoru-ile-gorustu-30261965) Görüntü, üniversitelerin mezuniyet törenlerinde yaşlı hocaların ellerini havada bırakan tesettürlü öğrencilerin tavırlarını, tokalaşmayı “haram” sayanların şovlarını ve yüzsüzlüklerini de akıllara getirdi. Tesettüre giren bir şarkıcının sahneye perukla çıkma sevdası suya düştü; kendi saçının teli haram, başkasının saçının teli helal masalı tutmadı!

Din-para-güç ilişkisi gerçekten her şeye kadirdi! G-20 Zirvesi için Antalya’ya inen Suud Kralı, çarşafları/bardakları/halıları/araçları ve tebaası ile devlet bankalarına borcu dağları aşmış bir iş insanının oteline yerleşti/yerleştirildi.

Bugüne gelelim… Milletimiz için bir referandum niteliğinde olan 2023 seçimlerine çok az bir süre kaldı. Gaffar Okkan’ın katilleriyle iş tutmakta beis görmeyen mevcut iktidar, kaybedeceğini anladıkça, kendinden olmayan herkesi “terörist ve hain” ilan ediyor; gerçekleri yalanlıyor, olmadı iftira atıyor, olmadı küfür ediyor! Hafıza sağlığı raporu gerektiren “bizden önce bir şey yoktu” söylemleri de cabası! İktidarın bu yolla yapmak istediği, aslında kendi gerçeklerinin üstünü örtmek. Şöyle ki; 2002’de demokrasi tramvayını araç olarak kullandılar, Oval Ofis’te sırtları sıvazlandı ve iktidara geldiler. Gelir gelmez de ülke duvarlarına çakılmış çivileri hırsla ve kinle söküp atma sürecine girdiler; ülkede delik deşik olmayan tek bir duvar bile bırakmadılar! Yetmedi, toplumu yeni “terör” çeşitleriyle tanıştırdılar. İktidarın iltisaklı ve irtibatlı olduğu terör (!) listesinde bakın neler var: Riyakâr dinci terör, Pekekeli terör, mafya bozuntulu terör, mağaza kapatmacı terör, kadına şiddet terörü, hileli sınav terörü, GDO’lu terör, yüksek ökçeli evlilik programı terörü, engelli terörü, çocuk gelin terörü, tecavüz terörü ve de sorgulamayan/sorgulatmayan beyin terörü!

Memlekette zulmü elbirliği ile artırdılar. Bir tarafta; saray yaldızlarını görünce alkışlayan öğretmenler, kafalarıyla tasdik işareti yapan iş dünyasının meşhurları, var oluş sebeplerini unutan muhtarlar, sendikacılar, ekranlarda kılık kıyafet arsızı olmuş, erkek-kadın peşinde koşanlar, paralarına bir türlü yer bulamayanlar, doğayı ve barındırdıklarını hoyratça katledenler, bakan gelecek diye millî eğitim müdürlerine talimat yazarak öğrenci toplayanlar, aklı çalıştırmaktan aciz goygoycu ya da çok bilmiş yöneticiler, devletin tepesinden “be ahlaksız, be namussuz, be adi” diye seslenebilenler, muhalefete hakaret eden bir cumhurbaşkanını alkışlayan komutanlar, “vur de vuralım, öl de ölelim” sloganlarına, “onun da zamanı gelecek, bekleyin” diyebilen bir bakan, çadır ve gıda satan bir Kızılay şürekâsı, damak tadınızı değiştirin, koyun eti yiyin diyen bir başka bakan, üniversiteleri fuhuş evi ilan eden bir akademisyen, “Hz. Musa'nın kavmi de yoldan çıkınca soğan istemişti!” diyerek Erdoğan’ı Musa’yla, Türk milletini de Kur’an’daki Yahudi kavmiyle bir tutan bir saray danışmanı, kamu malını çalanları, çalmayı kolaylaştıranları ya da engellemeyenleri ödüllendirenler ve de tüm bunları alkışlayanlar…

Diğer tarafta da herkesin gözü önünde kalleşçe katledilenler, gözleri boşluğa takılıp kalan şehit çocukları, öldürülen kadınlar, tecavüze uğrayan çocuklar, adalet bekleyenler, açlıkla yoksulluk arasında sıkışıp kalan milyonlar…

Mizan bozuldu!

Yalçın Bayer’in köşesinde, Celal Şengör’ün şu sözleri yer almıştı 2015’te: (Hürriyet; 30.07.2015) “… Türkiye Cumhuriyeti 20. yüzyılda, politika alanında atılmış en akılcı ve tarihin de gösterdiği gibi en kalıcı adımdır. Ona sahip çıkalım… Tüm dünyanın, aklın sembolü olarak selamladığı Atatürk’e sahip çıkalım. Yapmazsak, lime lime olmuş bir vatanda, Kurtuluş Savaşı’ndan düne kadar verdiğimiz şehitlerimizin asil kanları bizi milletçe mahşere kadar rahat bırakmaz.”

Yıl 2023. Mustafa Kemal Atatürk’ün attığı her adımı, gösterdiği insanüstü gayreti, göğüslediği zorlukları bilerek ve hissederek yaşayabilseydik, şehit kanıyla kurulan Devlet’imizi; çıkar odaklarına, kirli ilişkilere, Cumhuriyet düşmanlığı ile yetiştirilmişlere, şeytanî zekâyı akıl diye yutturanlara, dini ters yüz ederek Allah ile aldatanlara teslim etmezdik. Tüm yaşananlardan, siyasiler sorumlu olduğu kadar, bir türlü derin uykusundan uyanmak istemeyen, havaleciliği baş tacı yapmış halk ve bin bir surat “sözde aydınlar” da sorumludurlar. Olumsuzlukların katlanarak arttığı, her köşe başına bir Bahri Umman’ın yerleştiği günlerdeyiz ve karar aşamasındayız. Bu karar bizim hayat tarzımız ve özgürlüğümüzle ilgilidir; uyanmanın zamanıdır. Aklın ve sağduyunun kazanması dileğiyle…

Canan Murtezaoğlu