Yüz yıl önce din ve etnisite üzerinden yapılan Cumhuriyet karşıtlığı, bugün farklı adlar altında ancak aynı zihniyetle sürdürülmektedir. Mesele inanç ya da etnik köken değil, bunları kullanarak varılmak istenen özel amaçlardır.
Anadolu’nun emperyalizmin hedefinde olduğu zamanlarda, örneğin; 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devlete karşı isyan eden Ermenilerin Doğu Anadolu ve Çukurova bölgesinde devlet kurmak istediklerini ve bunun için din adamlarının eliyle örgütlendiklerini, kiliselerini cephaneliklere dönüştürdüklerini bilmekteyiz. Aynı şekilde ABD’li misyonerlerin, Ermenilere yardım etmek mi yoksa Anadolu’ya yerleşmek mi sorusunu sorduran, önce “İstanbul Misyonu,” sonra da “Ermeni Misyonu” adını taşıyan hareketi doğuya doğru genişlettiklerini, misyonların istasyonlara, istasyonların da uç istasyonlara ayrıldığını, 1900’lü yıllara gelindiğinde 16 istasyon, 247 uç istasyona ulaştıklarını ve yönetim olarak Anadolu’yu; Batı Türkiye Misyonu, Merkezî Türkiye Misyonu ve Doğu Türkiye Misyonu olarak üçe böldüklerini bilmekteyiz. 1935’te Atatürk’ün yasakladığı misyonerlik faaliyetlerinin, Tek Parti zamanında asgari düzeyde tutulduğunu, tüm dinlere yönelik propaganda yasağının olduğunu, 1945’te demokrasiye geçişle birlikte misyonerlik faaliyetlerinin arttığını, 1990’lara gelindiğinde, “küreselleşme” söylemleriyle ivme kazandığını, Vatikan’ın, “Asya’nın Hristiyanlaştırılmasında Türkiye merkez kabul edildi.” görüşünü ve “dinler arası diyalog” meselesinin ortaya atıldığını da bilmekteyiz. Bu bağlamda şunu soralım:
Konu sadece bir dinî faaliyet idiyse, neden “dinler arası diyalog” hareketinin öncüsü Fetullah Gülen (sonradan terör örgütü FETÖ) yandaşları Gazi Meclis’i bombalamıştır?
Günümüz ülke gündemine gelince…
Her ne kadar toplumda karşılık bulmasa da komisyonuyla raporuyla “Terörsüz Türkiye” yaratma çabası, Türk milleti yerine “Türk-Kürt-Arap” söylemi, iliklerine kadar teröre batmış Abdullah Öcalan’ın stratejik konumu/statü açığı üzerinden siyaset yapılıyor olması, DEM partinin, “Demokratik Cumhuriyet Partisi” olarak ad değiştirme düşüncesi kafalarda soru işareti oluşturmaktadır.
Aynı şekilde, ayrıntılarına burada giremeyeceğimiz “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında farklı düzenlemeler yapılması, iktidara bağlı dinî vakıflar ve derneklerle eğitim ve öğretim adına protokoller imzalanması, Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün; öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunacak olması, okullarda çocuklara “selefi andı” okutulması, okul bahçelerinden ilahi seslerinin yükselmesi ve benzer gelişmelerin laik bir hukuk devletiyle bağdaşmayacağını düşünenlerin “azgın güruh” olarak betimlenmeleri de kafalarda soru işareti oluşturmaktadır.
Başlıklar halinde vermeye çalıştığım tüm bu konuları, basında yer alan ayrıntılarıyla herkes bulup okuyabilir. Yazımın amacı ise yüz yıl öncesinden geleceği gören Dahi Lider Atatürk’ün, Nutuk’ta bu bağlamda söyledikleri ve yaptığı uyarıları tekrar hatırlatmaktır.
“Terakkiperver Cumhuriyet Partisi ve en hain kafaların ürünü olan programı” başlıklı bölümden bazı paragrafları verelim:
“Bilindiği gibi ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ diye bir parti kurdular. Bu partinin, gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar. Cumhuriyet kelimesini ağza almaktan bile kaçınanların, cumhuriyeti doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye ‘cumhuriyet’ ve hem de ‘ilerici cumhuriyet’ adını vermeleri, inanılır ve içten gelme bir davranış sayılabilir mi? … ‘Parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır,’ kuralını bayrak olarak eline alan kişilerden, iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahil ve bağnazları, hurafelere inananları aldatarak özel amaçlar sağlamaya kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüzyıllardan beri, sonsuz yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler gerektiren pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi? Kendilerini cumhuriyetçi ve ilerici olarak yutturmak isteyenlerin; gene o bayrakla ortaya atılmaları, dinsel bağnazlığı coşturarak, milleti, cumhuriyetin, ilerlemenin ve yenilenmenin tam tersine kışkırtmak değil miydi?
Bakınız Efendiler, bu formülden yana olanlardan birinin çok daha önce (10 Mart 1923) asılarak idam edilen Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere: ‘İslam dünyasının ebediliğini sağlayan ilkelere saldırıyorlar. Bu konudaki açımlamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin çabalarını arttırdı. Batılılaşmak, tarihimizi, uygarlığımızı yitirmemizi zorunlu kılar. Halifeliği yıkmak, din işlerine karışmayan bir hükûmet kurmayı düşünmek, bunlar hep İslam’ın geleceğini tehlikeye atacak etmenleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.’
Efendiler, olup bitenler de gösterdi ve kanıtladı ki Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin programı en hain kafaların ürünüdür. Bu parti, memlekette suikastçıların; gericilerin sığınağı, umut dayanağı oldu; dış düşmanların, yeni Türk Devletini, körpe Türk Cumhuriyetini yok etmeye yönelik planlarının kolaylıkla uygulanabilmesine yardım etmeye çalıştı.
Tarih; gizlice hazırlanmış, genel, gerici olan Doğu Ayaklanmasının nedenlerini arayıp incelediği zaman, onun önemli ve açıkça görünen nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin dinsel konularda verdiği sözleri ve doğuya gönderdikleri sorumlu yazmanlarının kurduğu örgütleri ve yaptıkları kışkırtmaları bulacaktır.
Efendiler, yeni parti, adındaki ‘ileri’ ve ‘cumhuriyet’ sözcüklerinin tam karşıtı olan kavramlarla gelişmiştir. Bu partinin başındakiler, gericilere gerçekten umut ve güç vermiştir. Buna örnek vereyim; Ergani’de, asilerin valisi olmayı kabul eden, asılarak idam edilen Kadri, Şeyh Sait’e yazdığı bir mektupta: ‘Millet Meclisinde, Kâzım Kara Bekir Paşa’nın partisi, Şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır. Bize yardım edeceklerinde kuşkum yoktur. Hattat Şeyh Eyüp’ün yanında bulunan sorumlu sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir.’ diyor. Şeyh Eyüp de duruşmasında: ‘Dini kurtaracak tek parti, Kâzım Kara Bekir Paşa’nın kurduğu parti olup, dinsel kurallara saygı gösterileceğinin, partinin tüzüğünde ilan edildiğini’ söylemiştir.
Efendiler, ‘ilerici’ ve ‘cumhuriyet’ kelimelerini kullanarak, bize ve ulusun aydınlarına karşı din bayrağını gizlemek önlemini alanların, memlekette genel bir gerilemeye ve başkaldırıya yol açmak için, içte ve dışta, düzen ve kışkırtmalarla uğraşanların bulunduğunu bilmedikleri düşünülebilir mi?
Hükûmetin ve benim, büyük bir iyi niyetle bunları hatırlatmamızdan sonra olsun gerçeği anlamaları ve ona göre davranmaları gerekirdi. Onlar, tersine, bu defa da ‘dinsel düşünce ve inançlara saygılıyız’ klişesini, büsbütün ters anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sanki bilinen bu sözlerle, onlara göre, her dinin ve türlü dinden olanların düşünce ve inançlarına saygılı olduğunu söylemek geniş özgürlükten yana olduklarını anlatmak istiyorlarmış!
Efendiler, bu davranışa doğru ve içtenlikli denemez. Politika dünyasında, birçok oyunlar görülür. Ama kutsal bir ülkünün simgesi olan cumhuriyet yönetimine, çağdaşlaşmaya karşı cahillik ve bağnazlık ve her türden düşmanlık ayağa kalktığı zaman özellikle ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçek ilerici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır; yoksa gericilerin umut ve çalışma kaynağı olan cephe değil.”
Anadolu yeniden emperyalizmin hedefinde midir, bilemeyiz ancak Nutuk okumanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için yaşamsal olduğunu görebilmekteyiz.
Canan Murtezaoğlu