KÖKLERE DÖNÜŞ

SİBEL ÇEÇEN

 

KÖKLERİN ÇEKİM ALANINDA BİR İÇSEL KAZI...
İnsanın ezelden bu yana en sarsıcı yolculuklarından biri, dış dünyanın gürültüsünden sıyrılıp içsel bir kazı yapma yani "köklerine" dönme çabasıdır. Bu dönüş, coğrafi bir yer değiştirmeden çok daha ötedir. İnsan özünde ki sesi duyarak, benliğinin mimarisiyle yüzleşerek ve varoluşunun ham maddesiyle yeniden temas kurarak bu dönüşü başlatır. Ancak bu dönüşü değerli kılan en temel unsur, kişinin eski haline körü körüne bir geri dönüş yapması değil; artmış bir farkındalıkla, kazanılmış bir tecrübe ve süzülmüş bir bilinçle o topraklara yeniden basmasıdır.

Bu derin süreç; tüm katmanlarıyla insanı hem kendi içine hem de ötekine doğru dönüştüren bütünsel bir tekamül yolculuğudur. Tarih boyunca köklere dönüş, hakikate ulaşmanın en temel yollarından biri olarak görülmüştür. İnsanın kendi özünden uzaklaşması bir tür sürgün olarak ele alınmıştır.

Günümüzde ne yazık ki insan, ürettiklerine, doğaya ve en önemlisi kendi özüne yabancılaşmıştır. Aslında modern sistemde insan, kendi özgün derinliğini kaybetmiştir. Kendinin ve özünden uzaklaştığının farkına varan insan ise köklerine dönme çabası ile bu yapay tektipleşmeye ve yabancılaşmaya karşı bir başkaldırı başlatır. Bu; Felsefe de bireyin "AYNI"nın cehenneminden çıkıp kendi "BAŞKALIĞINA" ve "ÖZÜNE "ulaşma çabasıdır.

Kökler, geçmişin tozlu raflarında unutulmuş anılardan ibaret statik yapılar değildir. İnsan olgunlaştıkça, geçmişe baktığı pencere de değişir. Köklerine dönerken kazanılan artmış farkındalık, geçmişteki yaraları ve köksüzlük sancılarını birer travma olmaktan çıkarıp, bilgelik üreten birer kaynağa dönüştürür.

Psikolojik perspektif, köklere dönüşü bireyselleşme ve ruhsal olgunlaşmanın doruk noktası olarak tanımlar. Carl Gustav Jung’un "BİREYSELLEŞME" kavramı tam da bu süreci açıklar. Bilinçdışının karanlık odalarıyla yüzleşmek, bastırılmış yönleri kucaklamak ve benliğin tüm parçalarını bir araya getirmek...

İnsanın köklerine dönerken kat ettiği yol, doğrusal bir çizgi değil, spiral bir gelişmedir. Kişi başladığı yere döner gibidir; ancak artık aynı bilinç düzeyinde değildir. Çocuklukta yaşantılanan kökler bir "VERİLİ DURUM"ken, bilinçli bir farkındalıkla gerçekleştirilen dönüş, kazanılmış bir "ERDEM" ve içsel huzurdur. Bu süreçte egonun keskin köşeleri törpülenir, çocukluk yaraları şefkatle sarılır ve kişi kendi özüne karşı dürüstleşir.

Kökler her zaman sadece huzur barındırmaz; ailevi kodlar, kültürel kalıplar, nesiller arası aktarılan travmalar da bu topraklardadır. Artmış farkındalıkla köklere inen insan, bu gölgeleri fark eder. Onları körü körüne kabullenmek ya da tamamen reddetmek yerine, dönüştürme gücünü eline alır. Bu, psikolojik olarak yetişkinliğe ve ruhsal özgürlüğe atılan en büyük adımdır.

Köklerine dönen insanın iç dünyasındaki bu devrim, kaçınılmaz olarak sosyal hayatına, insanlarla kurduğu ilişki ve iletişim ağlarına da yansır. Pek çok insan, köklere dönüşü dış dünyadan tamamen kopmak, bir nevi fildişi kuleye çekilmek olarak yanlış anlar. Oysa gerçek bir köklenme, dış dünyayla ve ötekiyle kurulan bağı çok daha sahici, derin ve şeffaf kılar.

Farkındalığı artmamış bir insan, ilişkilerinde genellikle maskelerle, savunma mekanizmalarıyla ve beklentilerle hareket eder. Köklerindeki hakikatle temas eden, kendini tanıyan ve kabul eden insan ise artık kimseyi etkilemek ya da bir role sığınmak zorunda hissetmez. Bu durum, iletişimdeki "MIŞ GİBİ" yapma halini ortadan kaldırır. Konuşmalar derinleşir, sessizlikler anlam kazanır; birey karşısındaki insanı yargılamadan, değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi duymaya ve anlamaya başlar.
Kendi köklerindeki acıyı, sevinci, aidiyet arayışını ve kırılganlığı gören insan, başka insanların köklerinde yatan hikayelere de şefkatle yaklaşır. Toplumsal bağlar, zorunlu roller veya menfaat ilişkileri üzerinden değil, insanî bir ortak payda üzerinden kurulur. Köklerine sağlam basan bir ağacın dallarının rüzgarda özgürce sallanması gibi, köklerini bulan insan da sosyal ilişkilerinde ne boğucu bir bağımlılık sergiler ne de savruk bir kopuş yaşar. Güvenli bir merkezden dünyaya açılır.

Köklerine dönmek; geçmişe takılıp kalmak, nostaljik bir hüzne teslim olmak ya da değişen dünyayı reddetmek değildir. Aksine, hayatın fırtınaları karşısında eğilmeyen ama kırılmayan esnek bir bilince sahip olmaktır.
Artmış bir farkındalıkla kendi özüne, toprağına, kültürel ve ruhsal mirasına dönen insan; hem kendi içindeki çelişkileri dindirir hem de evrensel insanlık okyanusuna katılır. Artık ne rüzgarın yönü onu savurabilir ne de dış dünyanın gürültüsü iç sesini bastırabilir. O, kendi merkezini bulmuş bir varlık olarak, hem kendisiyle hem de etrafındaki tüm ötekilerle barış içinde, hakiki bir bağ kurarak yürümeye devam eder.
Sibel ÇEÇEN YAVAŞ