Nevtron’dan Çıktım Yola

Meltem Kaynas

 

Geçenlerde kütüphanemde duran, epeydir el atmadığım eski dosyaları karıştırmaya, yıllar önce kitap okurken aldığım notları incelemeye daldım. Kendi yazım olmasa tanıyamayacaktım neredeyse bazılarını. Ne zaman okumuşum da not almışım bunları dedim kendi kendime. Hafıza bazen çok nankör olabiliyor gerçekten.

Bir taraftan; onca şeyi okuyup notlar aldığımı dahi hatırlamıyor oluşuma hüzünlendim, öte yandan unutmuş olsam da, okuduklarımın beynimi çoktan dönüştürmüş olduğunu, her bilgi kırıntısının beni inşa ettiğini, hiçbir şeyin boşa gitmediğini düşünüp içimi rahatlattım.

Ben bu git-geller içinde debelenirken, kesip sakladığım gazete kupürlerinin olduğu bir dosya geçti elime. İçlerinden biri, her baktığımda çok etkiler beni.

18 Nisan 1974 tarihli Günaydın Gazetesi’nin manşetini paylaşan bir haberi kesip saklamışım. Bir zamanlar Günaydın diye bir gazete vardı bu arada, yeni nesil bilmez.

Haberin başlığı şöyle: “ ‘Türkiye’de ancak iyi leblebi yapılır’ diyen Almanları utandırdı.”

Bu habere konu olan kişi; 1953 yılında ilk Türk radyosunu yapan, Nevtron Radyo Televizyon Fabrikası’nın kurucusu, rahmetli Dr. Nevhiz Işıl’dı.

Almanya’da Kimya Mühendisliği eğitimi görüp, doktorasını bitirdikten sonra orada kalmak yerine, ülkesine dönüp 1951 yılında ilk Türk Radyosu olan Nevtron’u üretmiş Dr. Nevhiz Işıl. İthal mallarına oranla yüzde elli daha ucuz fiyatla satılan radyoların; bobin, transformatör, kutu, şasi, düğme ve bazı rezistansları gibi bakalit malzemesi tamamen Türkiye’de yapılmakta, hoparlör gibi ayrı bir sanayi gerektiren diğer parçaları Almanya’dan ithal edilmekteymiş.

Bu gurur tablosunda beyaz önlüğüyle en ön safta yer alan, ülkemizin potansiyelini dünyaya duyuran ekibi, Teknik Müdür sıfatıyla yöneten kişi de, ne mutlu bana ki, rahmetli babam Ali Niyazi Kaynaş’tı.

Bu haberin üstünden tam 48 yıl geçmiş.

Bugün, kuantum bilgisayarlarını konuştuğumuz çağda, bırakın dünya çapında rekabet edebilecek markalar yaratmayı, öküze yedirdiğimiz samanı bile ithal eder olduk. Tarımımız uzatmaları oynadığı gibi, sanayimiz de kepenkleri indirmek üzere.

Nebati’nin gözler nereye bakıp da ışıldıyor anlamadım ama, ekonomide gözler tavana dikildi, beyin ölümü gerçekleşti bile!

Zaten şahtık, pandemi, savaş derken şahbaz olduk iyice! En zor zamanlara, en kötüsüyle yakalandık ne yazık ki.

Geleceğimiz olan gençlerimiz, ülkemizde umut görmedikleri için kaçıyorlar. Üstelik güç bela yetiştirdiğimiz, düne kadar pandemi döneminde ayaklarının türabı olduğumuz doktorlarımıza, bugün “varsın gidiyorsa gitsinler”, “gidişiniz olsun dönüşünüz olmasın” denilebiliyor. Hey Allah’ım, aklımızı sen koru!

Yöneticilerin görevi; yetişmiş insan gücünü baş tacı etmektir, kapıyı göstermek değil!

Yöneticilerin görevi; gençlerimize ülkelerinde gelecek görebilecekleri ortamlar yaratmaktır, onlara umut aşılamaktır, umutsuzluk değil!

Türkiye’nin maddi ve manevi potansiyeli, biliyorum ki çok yüksek. İnsan gücü de çok değerli. Ekonomi dediğin, doğru yönetimle beş-on yılda başlar düzelmeye. Yeter ki ehil ellere teslim edelim bu güzel vatanı. Yine başarır, kaybettiklerimizi koyarız yerine yeniden. Ona inancım sonsuz.

Bana sorarsanız her şey gelir de geriye, öyle bir şeyi yitirdik ki, onun yerine gelmesi çok uzun sürecek gibi: İnsan kalitemiz bozuldu, vicdanı vicdan yapan, “ahlâk ayarlarımız” çöktü. İşte, işin en acı tarafı da bu.

Üç kuruşluk çıkara, anamızı satar olduk. Hakkı sahibine teslim etmeyi, göz göre göre çiğnenirken hukuklar, bir gün adaletin herkese lâzım olacağını unuttuk, hatırlatanları da topa tuttuk.

Bir nesil kayboldu. Onu yerine koymak, yirmi yıl öncesine dönebilmek, nereden baksanız kırk yılımızı alacak!

Atatürk bekliyor bazıları da halâ!

Mustafa Kemal, “onurlu” bir halkın bağrından çıkıp, “kaymak” olmuştu “onu hak eden” milletinin üstüne.

Ben diyorum ki, biz baklava olalım da, kaymak Afyon’dan da gelir, Samsun’dan da…

Şimdi o kaymağı hak edecek, halk mı var ki ortada?

O yüzden çıkamıyor işte yeni Mustafa Kemaller. Yanarım yanarım en çok da ona yanarım!