“Rehber ve rahmet olarak Musa’nın kitabı” (3)

Canan Murtezaoğlu

 

 

Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın kırk yedincisi ve İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre altmış üçüncü sure olan “Ahkaf” suresi anlatımı sürmektedir.

“Ha-Mîm” ler olarak adlandırılan yedi surenin anlatımı Ahkaf suresiyle tamamlanır. Resmi sıralamada, 40-46., vahiy sıralamasında 57-63. sıralarda yer alan bu sureler, her ikisinde de art arda dizilmiştir. Bu art arda dizilen ve “Ha-Mîm” harfleriyle başlayan yedi sure ile ilgili bazı değerlendirmeler de yapalım:

Allah kavramı yoğun bir şekilde şu ifadelerle anlatılır: “Göklerde olanlar da yerde olanlar da O’nundur … Göklerin ve yerin yaratanı … Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları yaratması … Göklerin ve yerin egemenliği Allah’ındır… Gökte de Tanrı, yerde de Tanrı O’dur … Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların egemenliği kendisinin olan Allah… Dirilten de öldüren de O’dur ... O her şeyi kuşatmıştır … O her şeyi ölçümleyendir … O her şeyi bilendir, bağışlayandır, acıyandır, eğitendir, işitendir…”

Aynı şekilde Biz de yaratandır. Ayetlerdeki ifadeler şöyledir:

Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. … Biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, ancak gerçekten ve belirli bir süre için yarattık.”

Bir de ortak şu ifade vardır: Boynu bükük gördüğün yeryüzünün, Biz ona su indirdiğimiz zaman kıpırdaması, kabarması, O’nun belgelerindendir Doğrusu, ona can veren andolsun ölüleri de diriltir. Doğrusu, O’nun her şeye gücü yeter.” Sorumuzu yineleyelim: Biz, Allah adına iş yapan bir güç müdür?

Arap kavminden elçi aracılığı ile istenen; o bölgede binlerce yıldır bilinen ve tapılan Allah’ın tek yaratıcı olarak tanınması, O’nun yanında, O’nunla birlikte o güne kadar tapılan putların kaldırılıp atılmasıdır. Yahudi kavimlerinin yok ediliş öykülerinde işlenen konu da aynıdır. Şu açık ve net ayetleri verelim:

“Andolsun, onlara ‘gökleri ve yeri kim yarattı,’ diye sorsan, ‘Andolsun onları ulu olan, bilgin olan yaratmıştır,’ derler. … Yalnız Allah’a çağrıldığı zaman inkâr ederdiniz de O’na eş koşulunca inanırdınız. … Baskınımızı gördüklerinde, ‘yalnız Allah’a inandık; O’na ortak koştuğumuza inanmadık,’ dediler. … Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, ‘Allah’tır’ derler. Öyleyken nasıl da döndürülüyorlar?”

Surelerdeki temel anlatım, elçi ile toplumu arasındaki bu çekişmeye dayanır.

Allah’ın yanında putlara tapmayı sürdürenler ya da bu konuda elçiyi sorgulayanlar inkârcı olarak adlandırılır. Kur’an’ın ifadesiyle bunlar kâfir ya da cehennemliktir. İnkârcıların içinde bulundukları ya da kıyamet sonrası bulunacakları durum, Allah anlatımı kadar yoğun ve ayrıntılı bir şekilde verilir. İnkâr edenlere tattırılacak, uygulanacak azap; “çetin, can yakıcı, acıtıcı, alçaltıcı, büyük” gibi sıfatlarla tanımlanır. Ek olarak şu dehşet verici ifadeler de kullanılır:

“Günahkârların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir. … Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürüklenirler, sonra ateşte yakılırlar. … Suçluyu yakalayın, alevli ateşin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün.”

Peygamberin çağrısına uyan ve onaylayan “iyiler” de mutluluk cennetlerinin çiçekli çayırlarında sonsuza dek kalacak, her türlü nimet içinde olacak ve hesapsız şekilde rızıklanacaktır. Cennetlikler, orada canlarının çektiği ve umdukları şeyleri bulacak, bahçelerde ve pınar başlarında olacaklardır. Bu yedi suredeki cennet betimlemelerinin ögeleri de ipekten ve parlak atlastan giysiler, altın kadeh ve tepsiler, iri siyah gözlü hurilerdir. Kadın konusu bir yana, cennetteki zenginlik vurgusu da dikkat çekicidir.

Kendisini İslam’ın temsilcisi gören Müslüman liderlerin zengini sevme tutkusu, şatafat sevdası da acaba kutsal kabul edilen bu ifadelere mi dayanmaktadır?

Her surenin başında Kur’an’a ve indirilişine değinilir. Bu anlatım, sadece Şûra suresinde metin içindedir. Bu indiriliş bazı ayetlere göre; “Rahman ve Rahîm … çok güçlü ve her şeyi bilen … hüküm ve hikmet sahibi olan” Allah tarafındandır; ancak bazı ayetlerde vahiy, Biz kavramıyla eşitlenir. Şöyle denir: “Sana Arapça bir Kur’an vahyettik … Biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık … Apaçık Kitaba andolsun ki biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik.” Kitap’ın özellikleri; “müjdeci ve uyarıcı, değerli, belgeleri ayrıntılanmış, Arapça bir okuma, açıklayıcı” şeklindedir ve şu hüküm cümlesi ile bağlanır:

“Ne önünden ne de ardından onu çürütecek gelebilir. Bilge ve övülmeye layık olandan indirilmedir.”

Surelerin bir ortak özelliği de istisnasız hepsinde Yahudi kavminden bir peygamberin öyküsüne ya da bir kavmin yok edilişine değinilmiş olmasıdır. Bu anlatımlarda Musa öndedir. Başlıklar şöyle verilebilir: Musa-Firavun mücadelesi, Musa’ya kitap verilmesi, Nuh’a önerilenin, elçi Muhammed, İbrahim, Musa ve İsa’ya da önerilmesi ve İsrailoğulları. İsa da İsrailoğullarına örnek kılınan bir kuldur; mucizelerle inmiş, hikmeti getirmiştir. “Allah’tan korkun ve bana itaat edin,” diyen İsa, “benim de Rabbim sizin de Rabbiniz Allah’tır. Öyle ise O’na kulluk edin. Bu doğru bir yoldur,” demiştir. Yok edilen kavimler de Nuh kavmi, Firavun kavmi, Âd, Semud ve Tübba’dır.

Allah’ın, kavimleri yok etmesi, “açık belgelerle gelen elçilerini inkâr etmelerinden ötürüdür.”

Surelerde, yağmurun ölü toprağı canlandırması ile insanın dirilmesi benzetilir. Burada da bir ortak ifade vardır, şöyle denir: “O, suyu gökten bir ölçüyle indirir. Biz onunla ölü bir yeri diriltiriz. İşte siz de böyle diriltileceksiniz.” Bu ifadeye dayanarak Biz’in, Allah adına iş yaptığını söylemek mümkündür.

Rızık konusunda Allah’ın insanlara karşı lütufkâr olduğu; hayvanların, gemilerin, gecenin ve gündüzün insanın hizmetine sunulması gibi başlıklarla vurgulanır. Burada da bir Allah-Biz ortak ifadesi karşımıza çıkar. Şöyle denir: “Allah kullarına karşı iyilikseverdir. Dileyeni rızıklandırır. … Öteki dünyanın gelirini isteyenin gelirini artırırız; dünya gelirini isteyene de ondan veririz; ancak ötekinde bir payı bulunmaz.”

Kıyamet’in, diğer ifadesiyle Saat’in ne zaman geleceğini sadece Allah bilir.

Arap toplumunun İslam öncesi ayrılmaz bir parçası olan cinler de “Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden” bir kitabı yani Kur’an’ı dinlemiş ve kendi kavimlerini uyarmışlardır. Cinlerle ilgili anlatımdaki Musa vurgusu düşündürücüdür. Musa’nın, Kur’an’da adı en çok geçen peygamber olduğunu hatırlatalım.

Bu yedi sure boyunca okuyucu, bazı ayetler nedeniyle ikilemde kaldığını düşünebilir. Şöyle ki; “Allah’ın şaşırttığı kimsenin çıkar yolu olmaz … Allah’ın sapkınlığına yol verdiği kimseye doğru yol gösterecek bulunmaz.” ifadeleri ile Yaratan’ın, insanın iradesine set çektiği görülür. Diğer yandan insana irade ve ehliyet sahibi olduğu hatırlatılarak öğüt verilir. Zaman-mekân kaydı olmayan öğütler şöyledir:

 “İyilikler de eşit değildir, kötülükler de eşit değildir. Öyle ise sen kötülüğü en güzel olan iyilikle sav; o zaman, seninle aranda düşmanlık bulunan kişinin sıcak bir dost gibi olduğunu görürsün. … Kim yararlı iş işlerse kendi yararınadır, kim de kötülük işlerse kendi zararınadır. Rabbin kullara karşı asla haksızlık yapmaz. … Kim yararlı iş işlerse kendi yararınadır, kim kötülük yaparsa kendi zararınadır. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz.”

Ahkaf suresi anlatımı tamamlanmıştır. Mekkî surelerle ilgili çalışmamız sürecektir.

Canan Murtezaoğlu