Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal yapısına yönelik büyük güçlerin emperyalist planları, tarih boyunca Anadolu’nun etnik, dini ve kültürel çeşitliliği üzerinden şekillendirilmiştir. Anadolu’nun çok kimlikli yapısı Batılı sömürgeci güçlere kendi siyasi ve stratejik çıkarları doğrultusunda kullanabilecekleri geniş bir zemin sunmuştur.
Osmanlı döneminde, Anadolu ve çevresinde faaliyet gösteren Batılı araştırmacıların, arkeologların, dilbilimcilerin, haritacıların, seyyahların ve hatta diplomatların kendi ülkelerinin istihbarat servisleri adına istihbarat faaliyetlerinde bulundukları bilinmektedir. İngiliz arkeolog, seyyah ve dilbilimci Gertrude Bell ile arkeolog ve istihbarat görevlisi T.E. Lawrence (Arabistanlı Lawrence), Alman arkeolog ve diplomat Max von Oppenheim bunlardan sadece üçüdür.
İstihbarat faaliyetlerinde İngiltere başı çekmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya jandarmalığı Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) geçse de İngiltere, uluslararası siyasette etkisini sürdürmüş ve ABD’nin adeta gölgesi olmuştur.
Kısacası, bugünün Amerikan çuvalı, geçmişin İngiliz sicimiyle dokunmaktadır.
Büyük güçler, etnik ve dini kimlikleri bölgesel çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Kürt ve Ermeni meseleleri ile Sünni ve Şii ayrışması ülkemizde öne çıkan başlıca alanlar arasında yer almıştır.
Bu yazı dizisinde; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi sömürgeci ülkelerin Osmanlı’dan günümüze uzanan süreçte, Türklerin Avrupa’daki varlığını sona erdirmeyi ve bölgedeki siyasi hâkimiyetini ortadan kaldırmayı amaçladığı plan ve projeleri, kronolojik bir çerçevede incelenecektir.
Yıl 1514. Yer Çaldıran Ovası.
Osmanlı Padişahı I. Selim (Yavuz Sultan Selim) ile Safevi hükümdarı I. Şah İsmail, Çaldıran’da karşı karşıya gelirler. Tarihe, “Çaldıran Muharebesi” olarak geçen savaşta Şah İsmail kesin bir yenilgiye uğrar.
Yavuz Sultan Selim, Sünnî İslam inancına, Şah İsmail ise Şii inancına sahiptir ve her ikisi de Türk kökenlidir. Savaşın sonuçları Doğu Anadolu ve çevresindeki siyasi dengeleri de etkiler. Bu tarihten sonra Anadolu ve Irak’taki Kürt emirlikleri Osmanlı hâkimiyetine girer. Bunların en önemlileri Baban ve Botan (Bedirhan) emirlikleridir. İleride Osmanlı’ya karşı ilk iki isyanı da bu beyler çıkaracaktır: Musul’da Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806) ile Musul ve Süleymaniye’de Babanzade Ahmet Paşa isyanı. (1812)
Savaştan sonra Osmanlı Devleti bölgeyi üç ayrı sancağa ayırır: Osmanlı sancakları, Ekrâd beylerinin yönettiği sancaklar ve hükûmet sancakları. Osmanlı sancakları dışındaki her iki sancak bölgenin ileri gelenlerine verilir. Osmanlı’nın daha o yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yerel beylere tanıdığı yönetim ayrıcalıkları, babadan oğula geçen iktidar ilişkilerini güçlendirmiş; bu durum, aşiret reisliği ve ağalık yapılarının günümüze kadar sürdürülmesine olanak sağlamıştır.
Yıl 1826. II. Mahmud’un yaptığı en büyük yeniliklerden biri Yeniçeri Ocağını kaldırmak olur. (Vaka-i Hayriye) Ardından da Bektaşî dergâhlarının tasfiyesi gelir. II. Mahmud’un bunları yapabilmek için Sünnî din adamlarının ve önde gelen siyasilerin desteğine ihtiyacı vardır. Bunun için önce Topkapı Sarayı’ndaki Cami-i Şerif’te bir toplantı düzenlenir. Başta Nakşibendî Halidi tarikatı olmak üzere dönemin bütün tarikat şeyhleri çağrılır.
Yeniçeriler, şeriat hükümlerine karşı gelmek, Kur’an-ı Kerim yakmak, sık sık kazan kaldırarak devlete ve hükûmete itaatsizlik etmek gibi suçlarla itham edilirler. Şeyhlere göre onlar dine ve devlete tasallut eden eşkıyalardır. Sonuç olarak toplantıda söz alan bütün şeyhler aynı sözleri tekrarlar:
“Şeriata aykırı hareket ediyorlar! Öldürülmeleri vaciptir!”
Sünnî din adamlarının desteği alınmıştır. Sıra önde gelen siyasilerdedir.
Şeyhülislam Kadızâde Mehmet Tahir Efendi’nin konağında bir toplantı yapılır. Toplantıya Sadrazam Mehmet Selim Paşa, Rumeli Kazaskeri, İstanbul Müftüsü, Sadaret Kethüdası, Defterdar, Darphane ve Tophane nazırları, Yeniçeri ağası ve ocağın ileri gelenleriyle din adamları katılır. Sonuç değişmez; “Bektaşi ve Yeniçerilerin katli vacip olduğuna” karar verilerek senet imzalanır.
Yeniçeri ordusunun kaldırıldığını duyuran fermanı Pertev Paşa kaleme alır. Aynı gün zamanın resmi tarihçisi Sahaflar Şeyhizade M. Esad Efendi tarafından Sultanahmet Camisi kürsüsünden okutulur.
15-16 Haziran 1826’da kıyım başlar.
Sultanahmet Camisi çevresinde yoğunlaşan çatışmalarda üç bin yeniçeri öldürülür. Altı bin civarında yeniçeri de At Meydanı’ndaki kışlalara sıkıştırılıp önce top ateşiyle sonra binalarıyla birlikte yakılarak imha edilir. Yakalananlar da hemen oracıkta idam edilir. Belgrat ormanına kaçmayı başaranlar ise ormanın muhtelif yerlerinin ateşe verilmesi sonucunda yanarak, dumandan zehirlenerek; ormandan çıkmayı başaran yeniçeriler ise kurşunlanarak ya da yakalanarak öldürülmüşlerdir.
Yeniçeri ocağının kaldırılmasının ardından II. Mahmud Batı tarzında yeni bir ordu kurar; Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye (Muhammed’in Zafer Kazanmış Ordusu) Sonraları bu ordunun adı, Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne (Nizamiye Ordusu) olarak değiştirilir. (1843) Günümüzde, Türk Silahlı Kuvvetleri.
Yeniçerilerden sonra sırada Bektaşilik vardır.
Devam edecek…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 26 Ekim 2026