Türk Milleti’ne büyük suikast (4)

Hergünlü/Mali Müşavir

 

 

1916’da yaşanan İlk Tertele’den sonra Dersim’deki ikinci büyük ayaklanma, 1920-1921 yıllarında meydana gelen Koçgiri Ayaklanmasıdır.

Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiştir. Bu, Ankara Hükûmetinin karşı karşıya kaldığı ilk büyük bölgesel ayaklanmalardan biridir. Sivas ve Erzincan’ı da içine alan ayaklanmanın öncülüğünü aşiret liderleri, feodal liderler ve Kürt siyasi çevreleri yapmaktadır. Temel taleplerden biri, bölgede özerk bir yönetim oluşturmaktır. Ayaklanma, Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa’nın komutasındaki birlikler tarafından bastırılır.

Emekli Albay Erdal Sarızeybek, bir yazısında dönemin koşullarını şöyle anlatmaktadır:

“Bir yanda Yunan işgali, öte yanda isyan! Siyasî Kürt hareketinin yönetici kadroları Baban, Bedirhan ve Seyit Abdulkadir, Şerif Paşa ile Avrupa’ya, Barzanilerle de Kuzey Irak’a yayılıyordu. Avrupa, masa üzerinde Osmanlı’yı paylaşırken, Barzaniler de bölgedeki aşiretleri örgütlüyordu. Anadolu’ya silahlı kapı, siyasi örgütlenmeler dışında henüz açılmamıştı. İlk kapı Koçgiri’de açıldı…”

Dersim’deki ayaklanmaların en büyüğü ise 1937-1938 yıllarında yaşanır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bölgede merkezî otoriteyi tesis etmek, hukuk düzenini ve modern devlet yapısını yerleştirmek istemektedir. Ancak bu politikalar geleneksel aşiret düzenini ve feodal güç odaklarını doğrudan etkilemektedir. Bölgenin adının Tunceli olarak değiştirilmesi, askerî valinin atanması ve aşiretlerden silahlarını bırakmalarının istenmesi, aşiret liderleri tarafından kendi iktidarlarına yönelik bir tehdit olarak görülür. Ardından düzenlenen geniş çaplı askeri harekâtlar ve çatışmalar sonucunda ağır can kayıpları meydana gelir.

Peki, aşiretler, beyler ve emirler neden başkaldırıyor? Çünkü merkezî yönetimin dışında, kendi kurallarına göre yaşamak istiyorlar. Vergi vermek ve özellikle de askere gitmek istemiyorlar.

Yeri gelmişken Şevket Süreyya Aydemir’ın, “Suyu Arayan Adam” adlı kitabından bazı bölümleri paylaşmak istiyorum.

O zorlu günleri bizzat yaşayan Aydemir, şöyle anlatıyor:

“Talimlerimiz bitince bizi İçerenköy civarında bir düzlükte topladılar. Meydana önce talimgâhın kumandanı geldi. Biraz sonra etrafında maiyetiyle genç bir paşa göründü. … Bu genç paşa bir zaman sessiz kaldı. Gergin ve donuk yüzünün hiçbir ifadesi yoktu. Galiba bir şeyler düşünüyor, bir şeyler söylemek istiyordu. Nihayet söyledi. Bütün nutku o kırık dökük birkaç cümleden ibaretti. Önce: ‘Hepiniz öleceksiniz,’ dedi. Sonra bu cümleyi eksik buldu. Sözlerini: ‘Hepimiz öleceğiz,” diye tamamladı ve ilave etti: ‘Vatan kurtulacaktır.’ Bütün nutuk, (demeç) hemen hemen bundan ibaret kaldı. Orduya bir tek asker vermeyen Yemen’in, Hicaz’ın, Irak’ın, orduya karşı savaşan Sina, Filistin, Suriye çöllerinin; yolları kesen ve devlete baş eğmeyip her gün Türk askerlerini öldüren asilerin yaşadığı Dersim, Sason, Talori dağlarının nasıl kurtulacağını, bu genç kumandan işte bu sözlerle göstermiş oldu…”

Devam ediyor Aydemir: “… Bize göre hak yok, vazife vardı. Vazife görülecek, can verilecek, şan vatana bağışlanacaktı. Can bizimse şan onundu.”

Peki, günümüzün bazı siyasileri ne diyor?

“Bu ülkeyi beraber kurtardık, Kurtuluş Savaşı’nı birlikte kazandık. Öyleyse yönetimde ve anayasada da eşit ortak olmalıyız.”

Ancak tarihî gerçekler ve dönemin tanıklıkları bu iddiaların tam tersini söylüyor.

Kurtuluş Savaşı’nda cephede fiilen çarpışan ve şehit düşen düzenli ordunun ana omurgasını; Anadolu’nun yalın ayak, çulsuz ve çarıksız; üzüm hoşafı ve darı ekmeğiyle beslenen Türk evlatları oluşturuyordu.

Günümüzde bazı siyasi çevrelerin talepleri, eşit anayasal hakların ötesine geçerek Güneydoğu Anadolu’da özerklik, ayrı bayrak ve Kürtçenin anayasal statü kazanması; kısaca “ortak vatan” a kadar uzanıyor.

Erdal Sarızeybek’in, “Saray’daki Gizli Tarikat” adlı kitabından bir bölümü aktaralım:

“Osmanlı’da ilk Nakşibendî şeyhi isyanı olarak Ubeydullah kabul edilirse, ikinci Nakşî şeyh isyanını Abdüsselam’ın çıkarmış olduğu söylenebilir. Abdüsselam’ın Ubeydullah’tan bir farkı, Osmanlı tarihinde ilk kez Kürt adı üzerinden artık siyasi taleplerin açığa çıkmış oluşudur. İsyan bir telgrafla başlar… Mesud Barzani, 1907’de amcam Osmanlı’ya telgraf çekti, diyor:

‘1907 senesinin baharında Şeyh Abdüsselam, Brifkan köyündeki Kadiri tekkesinin lideri Şeyh Nur Muhammed Brifkanî’nin evinde önemli bir toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantıya Kürt aşiret liderlerinin önemli bir kısmı katıldı. Bu toplantıda, İstanbul’da Babıâli yönetimine telgraf gönderilmesi kararlaştırıldı.’

Bu Abdüsselam, bir zamanlar Şeyh Halid’in Barzan tekkesinde halifelik verdiği Abdüsselam’ın torunudur. İkinci Abdüsselam’ın siyasi talepleri şunlardı:

Kürt bölgesinde Kürtçenin resmî dil olarak kabul edilmesi; eğitimin Kürtçe yapılması.

Kaymakamların, nahiye müdürlerinin ve diğer memurların Kürtçeyi iyi derecede bilenlerden tayin edilmeleri.

Devletin dini İslam olması hasebiyle mahkemelerde verilen hükümlerin İslam şeriatına göre verilmesi.”

 

Nasıl? Bu talepler günümüz siyasi çevrelerinin ve ABD-İngiltere-İsrail ve benzeri sömürge ülkelerin talepleriyle aynı değil mi?

Devam ediyor Sarızeybek:

“Tabi Osmanlı Devleti bu şımarıklığa izin vermedi. 1907 Baharında Barzan bölgesine girdiler. İki ay süren çatışmalardan sonra Şeyh İkinci Abdüsselam kaçtı.”

Peki, nereye sığındı dersiniz?

Hakkâri bölgesindeki Nesturilerin patriği Mor Şemun’a…

Her zaman birlikteler…

 

Devam edecek…

 

 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 6 Kasım 2026