Tarihimizin sayfaları, devletin yıkılmasını, parçalanmasını amaçlayan kanlı isyanlarla doludur ve hemen hepsinde dinbaz ve etnik bölücülüğün birlikte yürüdüğü görülür. Osmanlı döneminin Arnavut Patrona Halil isyanı ile Cumhuriyet döneminin Kürt Şeyh Sait isyanı aynı zamanda “şeriat” temellidir.
Benzer şekilde, bu topraklarda, Rumî takvime göre 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) başladığı için “31 Mart Vakası” olarak anılan gerici ayaklanması da yaşanmıştır. Ayaklanmanın başlangıcı; II. Abdülhamit’in Zuhaf Alayı’ndaki gelişmelere dayanır. Bu özel muhafız alayı, Arnavut ve Arap asıllılardan oluşur. Türkçe bilmeyen erlerin korumasında olmak II. Abdülhamit için daha güven vericidir; ancak süresi bitenlerin yerine saraya Türk askerleri alınmak istendiğinde, Arnavutlar Türkleri döverek dışarıya atar. Olaylar bastırılır, Saray’ın çevresindeki kışlalara da Avcı Taburları yerleştirilir. II. Abdülhamit tarafından Balkanlardaki çetelere karşı gerilla savaşı yapmak için kurulan Avcı Taburlarının bir amacı da darbe yapmasından korkulan mektepli subaylara karşı Padişah’ın korunmasıdır.
Ordu içi bir hesaplaşma görüntüsü veren “31 Mart” olayı aslında çok yönlüdür; yaratılan fay hatları ve kışkırtmalarla toplumun her kesimine yayılması amaçlanmıştır ve öyle de olur.
Terhis olmayı bekleyen seksen yedi erin askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Taşkışla’da başlayan ayaklanmayı Avcı Taburları bastırır. Aşırı sert Nizamname’ye karşı olan Harp Okulu öğrencilerinin ayaklanması altmış öğrencinin okuldan atılması ve ordu mensuplarına; siyasî cemiyetlere girmemek, siyasî toplantılarda konuşmamak gibi yasakların getirilmesi ile sonuçlanır. Bir başka çatışma ortamı asker ve medreseliler arasındadır. Askerlikten muaf olan medreseliler için çıkarılan yasa tasarısı, Harbiye Nezareti ile Şeyhülislamlık arasındaki pazarlık, Harbiye Nazırı’na karşı öfke doğurur, “dinimiz elden gidiyor” sloganları artar. Asker başlığının güneşlikli olmasının önerilmesi, “askere gâvur serpuşu” giydiriliyor kışkırtmasına dönüşür. Askerler arasında yayılan fısıltıya göre Hükûmet ve subaylar kâfirdir, şeriat kaldırılacak ve kendileri de kâfir yapılacaktır.
Bu bölücü fısıltı, İstanbul’un en ücra köşelerine kadar yayılır.
Taşkışla’ya yerleştirilmiş olan 4. Avcı Taburunun erleri, 12/13 Nisan gece yarısı ayaklanır. Bazı subayları hapsederek komutayı ele geçirirler. Kışlanın önünde, ellerinde yeşil bayrakla bekleyen sarıklı hocalar da şöyle bağırmaktadır: “Ey kahramanlar, şeriat elden gidiyor, ne duruyorsunuz?” Erler, sabaha yakın saatlerde Ayasofya meydanına, Meclis-i Mebusan’a doğru ilerlemeye başlar. İsyan diğer kışlalara da yayılmıştır. Haykırdıkları tek slogan vardır: “Şeriat isteriz, Padişahım çok yaşa!” İstanbul’un tüm semtleri isyancı erlerin elindedir. Bazı milletvekilleri öldürülür. Padişah’ın isteği ile kabine çekilir. Hazret-i Zıllullah yani Tanrı’nın gölgesi olan II. Abdülhamit, genel af ilan eder ve şöyle der: “Devletimiz İslam devletidir. Kıyamete kadar da öyle kalacaktır. Şeriat bundan böyle de daha büyük bir dikkatle yürütülecektir.” Bu arada Hüseyin Hüsnü Paşa komutasında Selanik’ten İstanbul’a ilerleyen Hareket Ordusu Hadımköy’e varır ve komutayı Mahmut Şevket Paşa devralır. Ordu 23/24 Nisan gecesi İstanbul’a girer; Taşkışla, Davutpaşa ve Taksim Kışlalarındaki kanlı çarpışmalar gün boyu sürer. Yıldız Sarayı’nda çok fazla muhafız askeri olduğu düşünüldüğünden önce kuşatılır ve beklemeye başlanır. Saray’daki görevlilerden pek çoğu ise kaçmıştır. İki gün sonra Saray’a girilir. Meclis-i Mebusan, Padişah’ın tahttan indirilmesi konusunu görüşmek üzere toplanır. İsyan boyunca Anayasayı korumak için bir adım atmamış ve isyancılara para yardımı yaptığı da belgelenmiş olan Sultan Abdülhamit’in Halifelikten ve tahttan indirilmesi oy birliği ile kabul edilir ve Selanik’e sürgüne gönderilir.
Mahmut Esat Bozkurt; “Atatürk İhtilali” adlı ünlü eserinde; “Wilson prensiplerinin bizimle ilgili fıkralarının açıkça anlamı şu idi: a) Türklerin vatanları olan Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarında Türklere istiklal tanınacak, b) Türk olmayan azlıklar, eski imtiyazlarıyla bunlara tam bir inkişaf temin olunacaktır. Ve bunlar zamana göre genişletilerek idare edilecekler.” açıklamasında bulunduktan sonra, bu durumun “Türklerin medeni olmamaları” na (!) bağlandığını; ancak bunun bir bahane olduğunu ve asıl meselenin; “Türk devleti içinde, azlık devletleri yaşatmak ve eskiden beri takip edilen bir siyaset icabınca, azlıkları kuvvetlendirmek, sonra günün birinde son kalan Türk devletini de yok edip ortadan kaldırmak” olduğunu vurgular. “İslam kavimlerin; mesela Suriyelilerin, mesela Arnavutların, mesela Çerkeslerin Türkleri töhmetlendirmeye ne hakları vardı?” sorusunu soran Bozkurt şöyle devam eder:
“II. Abdülhamit'in son gününe kadar devletin idaresi bunların elinde değil miydi? Mesela II. Abdülhamit’in İzzet Holo’ları, Necip Melhame’leri Arap; Sadrazam Ferit (Avlonyalı), Tüfekçibaşı Tahir Arnavut değil miydi? Çerkes Hasan’lar, Kabasakal Mehmet’ler, Valide Sultan’lar Çerkes değil miydiler? Meşrutiyet’te bile Noradunkyan’lar, Hallaçyan’lar, Oskan’lar, Mavrokordato’lar nazır olarak Ermeni ve Rumlar değil miydiler? Hatta bir gün Balkan muharebesine öngelen günlerde Avusturya-Macaristan devletinin hariciye nazırı Berchtold bizim büyükelçilik müsteşarını yanına davet etmiş; bazı mahrem haberler vermek istemiş. Müsteşarsa Nazır’dan, Büyükelçi ile görüşmesini istirham etmiş. Nazır; ‘nasıl görüşeyim? Balkan devletlerine ve Yunanlılara dair malumat vereceğim. Büyükelçiniz Rum’dur. Hükûmetinizden önce meseleden Yunanistan’ı haberdar edecektir,’ demiş! Düşünebiliriz ki, yine o günlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun hariciye nazırı (vekili) Ermeni Noradunkyan idi! Şu halde Osmanlı İmparatorluğu’nda mukadderatından şikâyet hakkı Türk olmayanların değildi. Türk olanların idi. Bu devlet Türk’ün bilgisi ve Türk’ün gücüyle kurulduğu halde, onun tarafından idare edilmiyordu. Rum, Ermeni, Çerkes, Arap, Arnavutlar vesaireler elinde idi. Bunların Türklerden değil, Türklerin bunlardan şikâyetçi olmaya hakları vardı. Hiç değilse bunlar kendi kendilerinden şikâyetçi olmamalı idiler. Zira devleti kendileri idare ediyorlardı. Ali Seydi Bey, bütün Osmanlı İmparatorluğu boyunca gelen sadrazamların 20 kadarını Türk olarak gösterir. Üst tarafı Türk’ten başka millettendi.”
Wilson prensiplerinin akıttığı zehir elbette son bulmadı. Bu zehir; kiminin ağzından, “Anadolu 100 yıllık narkozdan çıkıyor.” ar yoksunu cümlesiyle, kiminin ağzından da “Kürtler bir gün mutlaka dört ülkede özgürlüğüne kavuşacak.” cümlesiyle akmaya devam ediyor. Son ifadenin sahibinin T.C. kimliği ile TBMM çatısı altında görev yapan Kürt kökenli bir milletvekili olması da ayrı bir garabet. Ancak kimse çıkıp da kendisine, göreve başlarken ettiği milletvekili yeminini hatırlatmıyor.
1921 yılı biterken, 3 Aralık’ta Mustafa Kemal Paşa, Fransız kadın gazeteci Berthe Gaulis’ye şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Türk milleti aldatılmak istemiyor. Onun, olumlu gerçekleşmelere ihtiyacı var; boş hayaller bize çok pahalıya mâl olmuştur. Ben Panislamist değilim. Biz Türküz; hepsi o kadar. İyi Müslümanlar olarak kalmak bize yeter. Asya için olduğu gibi, Avrupa için de töremiz aynıdır. Dostlarımız olacaktır, tam bağımsızlığımızı koruyacağız, her şeyi Türk olma noktasından göreceğiz. Bu; gerçekçi bir düşünüştür, İmparatorluğu yıkan ideolojiye karşı bir düşünüş.”
Bu gerçekçi ve “imparatorluk yıkan ideolojiye karşı olan düşünüş” e sıkıca sarılmalı, Türk milleti olarak gereğini yapmalıyız.
Canan Murtezaoğlu