Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?
Zuhruf suresi anlatımında; Biz, Allah adına iş yapan bir güç ise bu durum Allah’ın tekliği ile nasıl bağdaşır, diye sormuştuk. Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın kırk beşincisindeyiz. İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre altmış birinci sure “Duhan” dır. (Duman)
“Ha-Mîmler” grubunun beşincisi olan sure; “O apaçık Kitaba andolsun ki biz onu gerçekten mübarek/bereketli bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. O gecede her hikmetli iş tarafımızdan bir emirle ayrılır. Gerçekten biz Rabbin tarafından bir rahmet olarak peygamberler göndeririz. Şüphesiz ki O, her şeyi işitir ve bilir.” ifadeleriyle başlar. Gönderme yapılan gece tartışmalıdır; kimine göre Kadir gecesi, kimine göre de Şaban ayının on beşinci gecesidir, diğer adıyla Berat gecesi. Tartışmaların nedeni “bereketli/mübarek gece” ayeti ile ilgili hadislerdir. Muhammed peygambere isnat edilen ancak doğruluklarını asla tespit edemeyeceğimiz bu rivayetler de ayrıca açıklanmaya muhtaçtır.
İnananlar; Allah’ın “göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi” olduğunu bilir. Devamla şöyle denir: “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O hem yaşatır hem öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbidir.” Ancak “kâfirler bir şüphe içinde” oynayıp eğlenmektedirler. Elçi Muhammed’e hitapla şöyle denir:
“Şimdi sen göğün, insanları bürüyecek açık bir duman getireceği günü gözetle. Bu acı bir azaptır.”
O gün insanlar, “ey Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Artık biz inanıyoruz,” derler ancak Biz azabı “az bir süre için” kaldırınca eski hallerine dönerler. Bu ayetin çevrisine göre Rab ile Biz eşitlenmektedir. Biz şöyle der: “Nerede kaldı onlarda öğüt almak! Kendilerine açıklayan bir elçi gelmişti, sonra ondan yüz çevirmişler, ‘öğretilmiş bir deli’ demişlerdi. Biz o büyük şiddetle çarptığımız gün mutlaka intikamımızı alırız.”
Biz ya tehdit etmekte ya da intikam almaktadır.
Sonraki anlatım, Rab/Biz/Allah kavramlarının bir kavme gönderdiği elçinin yalanlanması ve o kavmin yok ediliş döngüsünün Firavun ve Musa üzerinden tekrarlanmasıdır.
Biz, onlardan önce Firavun kavmini de denemiştir. Onlara gönderilen değerli peygamber şöyle demiştir: “Esaretiniz altındaki Allah’ın kullarını bana teslim edin. Çünkü ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir delil getiriyorum. Gerçekten ben, beni taşlamanızdan dolayı benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım. Eğer siz bana iman etmezseniz hemen yanımdan uzaklaşın.” Peygamber, yardım etmesi için Rabbine seslenir: “Şüphesiz ki bunlar suçlu bir kavimdir!” Peygamber yanıtlanır: “Kullarımı geceleyin yürüt. Çünkü siz takip edileceksiniz. Karşıya geçince denizi olduğu gibi açık bırak/ denizi durgun iken bırak. Çünkü onlar suda boğulacak bir ordudur.”
Ardından, Biz açıklar: “Orada nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, eğlenip durdukları nimetler bırakmışlardı. Bu böyledir; onları başka bir kavme bıraktık. Gök ve yer onların üzerine ağlamadı. Onlara mühlet de verilmedi. Andolsun ki biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan da kurtardık çünkü o üstünlük taslayıp haddi aşan bir zorbaydı. Andolsun ki biz onları bilerek o zamanki âlemlere üstün kıldık. Biz onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.”
Âlemlere üstün kılınanlar için geçerli olan bu özel işleyiş; diğerleri için işlemiş midir? Tarih boyunca kavimler ya da milletler, “üstünlük taslayıp haddi aşan zorbalar” ın elinde zulme uğramış; gökler de seyretmiştir. İlginç olan ise zamanında Rabbin himayesiyle kurtulanlar yani İsrailoğulları -geçen yüzyılda kendilerine uygulanan zulmü de unutmuş görünerek- birlikte yaşadıkları bölge insanına ağır bir şekilde zulmetmektedirler. (Ayette İsrailoğulları geçtiği için onlar üzerinden örnek verilmiştir.)
Kuyuya atılan Yusuf’un yöneticiliği de bu konuya örnektir. Mazlum Yusuf’tan zalim Yusuf’a geçişin öyküsü Tevrat’ta tüm ayrıntıları ile verilmiştir. Kısaca değinelim…
Sarayın yönetimi elinde olan vezir Yusuf, ülkeyi ve çevreyi kıtlık sardığında ürün depolarını açtırır; ancak ürünü hakkaniyetle dağıtmak yerine buğdayı parayla satmaya başlar. Dahası; dış güçlerin (kuraklık) yarattığı fırsatın çarkları iç güçlerin (yönetenlerin) lehine dönecektir. Zulme uğrayan ise her zamanki gibi halk olacaktır. Halka buğdayı parayla veren Yusuf, yöneten sıfatıyla, ailesine ayrıcalık tanır. Yusuf sattığı buğdaya karşılık Mısır ve Kenan’daki bütün paraları toplayıp firavunun sarayına götürür. Mısır ve Kenan’da para tükenince Mısırlılar Yusuf’a giderek, “bize yiyecek ver, paramız bitti,” derler. Yusuf, “paranız bittiyse, davarlarınızı getirin, onlara karşılık size yiyecek vereyim,” der. Yusuf atlara, davar ve sığır sürülerine, eşeklere karşılık onlara yiyecek verir. Mısırlılar bir yıl sonra tekrar gelirler, paralarını ve davarlarını verdiklerini, canlarından ve topraklarından başka bir şeylerinin kalmadığını söylerler ve Yusuf’tan canlarına ve topraklarına karşı kendilerine yiyecek verilmesini isterler. Böylece Yusuf Mısır’daki bütün toprakları firavun için satın alır; toprakların tümü firavunun olur. Halka tohum veren Yusuf, karşılığında toprağı ekmelerini ve ürünün beşte birini firavuna vermelerini emreder. Halk da canının kurtulduğunu düşünmekte ve firavuna köle olmakla sevinmektedir. Sonuç olarak Yusuf, Mısır’ın bir ucundan öbür ucuna kadar bütün halkı köleleştirmiştir. Yusuf yalnız kâhinlerin toprağını satın alamamıştır çünkü onlar firavundan aylık almaktadırlar.
Benzer sistemler, farklı yapılar eliyle bugün de yürütülmektedir. Yöneticiye hesap sorma durumunda olması gereken halk, yapılan çeşitli yönlendirmelerle âdeta köleleştirilmektedir. Ne hikmetse “din adamları” bu kölelik sisteminin hep dışındadır. Aslında hikmeti bellidir; dini siyasete âlet etmek toplumların yönlendirilmesinde kullanılan en etkili yoldur ve bunun için din adamlarına ihtiyaç vardır!
İhanetin sembolü haline gelmiş Ortadoğu coğrafyasında yaşananları anlamak için Arap kavmi ile Yahudi kavminin binlerce yıllık ilişkisini, bölgenin tarihini, Eski-Yeni Ahit ve Kur’an öncesinde bölgedeki idari ve sosyal yaşantıyı ve de Tevrat-Kur’an ilişkisini bilmeniz gerekir. Bunu bildiğinizde de görürsünüz ki bu iki kavim, her ne kadar birbirlerine düşmanca tavırlar sergileseler de başından beri ve de hâlâ iç içedirler; özellikle de aralarındaki ticaret her şeye rağmen sürer. Sureden devam edelim…
Konu kâfirlere gelir. Kâfirler daha önce de sordukları soruyu yineler: “Ölüm bir defadır, tekrar diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru sözlü iseniz, bize babalarımızı getirsenize?” Bunun üzerine sorulur: “Bunlar mı daha üstün, yoksa Tübba kavmi (Yemen, Himyer krallarının unvanı ya da Sebe halkı) ve onlardan öncekiler mi? Onları yok etmişizdir, doğrusu, onlar suçlu idiler.”
Biz, “gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye” yaratmamıştır ve onlar “hak ve hikmetle” yaratılmıştır. Bu yaratma, bazı yerlerde Allah’a ait olarak verilir. Şu örnekleri verelim: “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı aşamada yaratan, sonra da arşın üzerinden hükmeden Rahmandır. … Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerlerini de tekrar yaratabileceğini görmüyorlar mı? … Gökleri ve yeri altı aşamada yaratan O’dur.” Görüldüğü gibi Allah ve Biz kavramları yaratma konusunda da birliktedir.
Ardından Kıyamet günü ve hesap sonrası anlatımına geçilir: “Şüphesiz ki hakkı bâtıldan ayırt etme günü onların hepsinin bir araya toplanacağı gündür. O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir.”
Cehennemlikler… “Günahkârların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden/bakır gibidir.” Azap şiddetlenir. Şöyle emredilir: “Şunu tutun da cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.” Ona şöyle denir: “Tat bakalım azabı! Hani sen kendine göre çok güçlü ve çok üstündün. İşte sizin inkâr edip durduğunuz şey budur.”
Cennetlikler… “Kötülükten sakınanlar güvenli bir makamdadırlar. Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Onlar ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerek karşılıklı olarak otururlar. İşte böyle, biz onları ayrıca iri siyah gözlü hurilerle evlendiririz/eşlendiririz./Ahu güzeli beyaz yüzlü kadınlarla yoldaş yaparız. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem/alevli ateşin azabından korumuştur.” Burada, daha önceki yorumumuzu yineleyelim:
Cennet-cehennem betimlemeleriyle Arap kavmine, daha doğrusu Arap erkeğine, yakından tanıdığı ateş kavramı ile ceza, hayallerini süsleyen kadın tipi ve yaşam tarzı ile de ödül vaat edilmektedir.
Sure, ucu açık bir hitapla sonlanır. Muhammed peygambere şöyle denir: “Biz Kur’an’ı senin dilinle indirip kolaylaştırdık. Umulur ki onlar öğüt alırlar. Artık sen onların başlarına gelecekleri bekle. Çünkü onlar da bekleyip durmaktadırlar.” İslam dünyası 14 asırdır beklemektedir…
Duhan suresi anlatımı tamamlanmıştır. Mekkî surelerle ilgili çalışmamız sürecektir.
Canan Murtezaoğlu