Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?
Şûra suresi anlatımında; semavi kabul edilen dinlerin peygamberlerinin vefatıyla birlikte dinlerin sayısız mezheplere, alt kollara ayrılmasının, birinin diğerini yok saymasının, bu uğurda kanlı savaşlar verilmesinin amacı, tek tanrı inancını panteona dönüştürerek toplumlar üzerinde hakimiyet sağlamak mıydı, diye sormuştuk. Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın kırk dördüncüsündeyiz. İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre altmışıncı sure “Zuhruf” tur. (Altın Bilezik/yaldızlı ziynet; altın-gümüş)
“Ha-Mîmler” grubunun dördüncüsü olan surenin anlatımına geçmeden; inkârcılara verilecek cezaları ayrıntılarıyla anlatan bu sure grubunu sürekli okumak, birçokları için, özellikle de Kur’an’ı Arap alfabesindeki harflerin okunuşlarını öğrenerek yüzünden okuyanlar için, önemli olmuştur. Çünkü tefsirlerdeki bilgilere göre, “Muhammed peygamber Ha-Mîm’leri okumadan uyumamış” ve şöyle demiştir: “Ha-Mîm’ler yedidir. Cehennemin kapıları da yedidir. Ha-Mîm’lerden her biri gelir, o kapılardan birinde durur da ‘Allah’ım, bana iman edip de beni okuyanı bu kapıdan sokma der.”
Doğruluğunu asla teyit edemeyeceğimiz ancak kuşaktan kuşağa aktarımı süren bu hadise göre Ha-Mîmler, cehennemden korunmak içindir; oysaki bu sure grubunda yoğun Allah anlatımı vardır.
“Apaçık Kitaba” yeminle başlayan surede Arap toplumuna seslenilir: “Biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık. Gerçekten o bizim nezdimizde bulunan ana kitapta mevcut yüce ve hikmet dolu bir kitaptır. Siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye Kur’an’ı size göndermekten vaz mı geçelim?”
Biz, öncekilere de peygamberler göndermiş; ancak onlar “her peygamberi kesinlikle” alaya almışlardır. “Biz de bunlardan daha kuvvetli olanları” yok etmiştir; “Kur’an’da öncekilerin örneği de geçmiştir.” Ardından, daha önce de birkaç kez verilmiş olan; “Eğer sen onlara, ‘gökleri ve yeri kim yarattı,’ diye sorsan elbette; ‘onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı,’ derler.” ifadesi gelir. Biz şöyle der: “O, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı ve doğru gidesiniz diye orada sizin için yollar meydana getirdi.”
Allah, gökten suyu ölçüyle indirir, Biz de “onunla ölü bir yeri” diriltir. İşte kabirlerden dirilip çıkarılma böyle olacaktır. Bu ayetteki ifadeye göre -eğer çeviriler doğruysa- şunları sorabiliriz:
Biz, Allah adına iş yapan bir güç müdür? Bu durum Allah’ın tekliği ile nasıl bağdaşır?
Biz, anlatımını şöyle sürdürür: “Allah bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir. Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: ‘Bunları bizim hizmetimize veren Allah’ı tenzih ve tespih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Gerçekten biz Rabbimize döneceğiz.”
Ardından Biz, toplumdaki mevcut işeyişi kötüler ve şöyle der: “Buna rağmen insanlar, Allah’ın kullarından bir kısmını/birini O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür. Veya O, yarattıkları arasından kızları kendisine alıp da oğulları size mi verdi? Onlardan biri Rahman olan Allah’a isnat ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur. Yoksa, süsler içinde yetiştirilip de açıkça kavga edemeyecek biri olduğu için mi?”
Biz, aynı konuyu melekler üzerinden de verir:
“Onlar Rahman olan Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onlar meleklerin yaratılışını gördüler mi? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir.”
İnkârcıların: “Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara/putlara kulluk etmezdik” sözü üzerine, “bununla ilgili bir bilgileri yoktur, onlar sadece yalan söylüyorlar,” diyen Biz, şöyle devam eder: “Yoksa, onlara daha önce bir kitap mı verdik de ona tutunmaya çalışmaktadırlar? Hayır, onlar sadece, ‘biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz,’ dediler.”
Biz, devamla Elçi’sine seslenir ve Kur’an’da sıklıkla tekrarlanan döngülerden birini anlatır: “Senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız,’ dediler. Gönderilen uyarıcı; ‘eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem de mi bana uymazsınız,’ deyince, onlar; ‘gerçekten biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz,’ dediler. Biz de onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu!”
Devamla İbrahim peygamberin durumu Ben-Biz olarak anlatılır ve Muhammed peygambere bağlanır. Şöyle denir: “Hani İbrahim babasına ve kavmine, ‘gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım. Ben ancak beni yaratana taparım. Şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir;’ dedi. İbrahim, bu sözü, ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, onlar doğru yola dönsünler. Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim. Kendilerine hak geldiği zaman onlar, ‘bu bir büyüdür doğrusu biz onu tanımıyoruz/inkâr ediyoruz,’ dediler. Yine onlar, ‘bu Kur’an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi,’ dediler. Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz bölüştürdük. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”
Yukarıdaki bölümde, özne önce ben olarak tekil sonra da biz olarak çoğuldur. Ben/Biz ortak anlatımı burada da açıktır. Ardından dünya hayatının süsü ile ahiret kıyaslanır.
Biz şöyle der: “Eğer insanlar küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah’ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık. Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.”
Biz, Allah’ın zikrinden yüz çevirenlere bir şeytan/kötü bir insan musallat edeceğini, o şeytanın onun yakın dostu olacağını, şeytanların onları yoldan çıkaracağını, onların da kendilerini doğru yolda sanacaklarını belirtir.
Şunu soralım: Eli kolu bağlanan insan ne yapmalıdır?
Biz devam eder: “Nihayet kıyamet günü bize gelince, arkadaşına, ‘Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın,’ der. Onlara, ‘bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız,’ denir.”
Zuhruf suresi anlatımı sürecektir.
Canan Murtezaoğlu