Sahip Olmak ile Olmamak Arasında Bir Varoluş Sentezi
Varlık ve yokluk, insanın yaratılışından bugüne kadar düşünce tarihinin en kadim, en çetin ikiliğidir. "Var olmak" ile başlar ilk serüvenimiz... Tasavvufta Vav (و) harfinin varoluşun, doğumun, birliğin ve tecellinin simgesi olarak kabul edilmesi Doğu ontolojisinde (varlık biliminde) insanın anne karnındaki cenin halinden secdedeki teslimiyetine kadar, kendi yokluğunu idrak ederek Mutlak Varlık'a yönelişinin somut bir nişanesidir. Var olduğumuz andan itibaren tutunmaya, şekil almaya, tanımlanmaya çalışırız. Ancak insan bilinci derinleştikçe, asıl hakikatin veya dönüşümün "yokluk" katmanında gizlendiğini sezmeye başlar.
Uzak Doğu felsefelerinde (özellikle Budizm ve Daoizm) yokluk, bir "hiçlik" ya da "yok oluş" değildir. Tam tersine, tüm varlığın fışkırdığı doluluktur. Yani form kazanmış her şey geçicidir; formu aşmak, illüzyondan sıyrılıp öz kaynağa dönmektir. Bu öz kaynağa dönüş, yalnızca tinsel bir öğreti değil, zihnin kendi zırhlarından soyunma tecrübesidir. Psikolojik açıdan da insan, var olduğunu kanıtlamak için ördüğü ego duvarlarını, unvanları ve rol tanımlarını sarsmaya başladığında 'yokluk' kapısına varır. Zira benliği koruma arzusu ne kadar katılaşırsa, kaybetme ve yok olma korkusu o kadar büyür. Oysa ego sınırlarının eridiği an, bireyin kendi otantik kendiliğiyle ve kainatla kurduğu o ilk, sansürsüz bağın yeniden filizlendiği andır.
Batı Felsefesi ise ; insanın dünyaya "fırlatılmış" bir varlık olduğunu söyler. Yokluğun kaygı aracılığıyla yüzleştiğimiz bir durum olduğunu ileri sürer. Bu düşünceye göre; Varlığın gerçek anlamını kavramak istiyorsak , onun geçiciliğini ve yoklukla çevrili olduğunu kabullenmemiz gerekir. Yani var olan birşeyin birgün yok olabileceğini kabullenmeliyiz...
Martin Heidegger ise; "Hiçlik, varlığın karşıtı değil; varlığın kendi gizil özüdür." der.Yani bu iki kavramın iç içe olduğunu,kendi içinden doğduğunu savunur.
Sosyolojik açıdan varlık, toplumun bireye yüklediği statü, rol, sınıf ve kurgusal kimlikler toplamıdır. Toplum, bireyi görünür kılmak için ona birtakım "varlık" nişaneleri yükler: Ünvanlar, mülkiyet, sosyal sermaye... Ancak büyük toplumsal krizlerde ve dönüşüm süreçlerinde bu araçlar anlamını yitirir. Günümüz Modern toplumda sürekli "bir şey olma" ve kendini sergileme baskısı var. Sosyolojik anlamda yokluk alemine geçiş, toplumsal performans baskısını reddedip kolektif yapının içinde sessizce eritilme, görünmez olma özgürlüğüdür.
Hz. Mevlana Mesnevi’sinde varlık-yokluk ilişkisini başka bir boyuta taşır.Tasavvufta varlık sanılandır; asıl olan yokluktur (Hiçlik / Fena). Hz. Mevlana’ya göre; Yokluk Olmadan Var Olunmaz.!!!
Mesnevi'de insanın dünyevi benliği bir gölge, ham bir hayal olarak görülür. İnsan, kendi "varım" iddiasından vazgeçmediği sürece Hakiki Varlık'a ulaşamaz.
( "Yokluk aynadır; onda Hak varlığı görünür. Yokluk kapısını çal ki, sana varlık sarayının kapısı açılsın." — Mevlana )
Örneğin; Bir tohum, tohumluk varlığından vazgeçip toprakta yok olmadıkça ağaç olamaz, meyve veremez. İnsanın dünyevi sıfatlarından soyunması, toprağa düşen tohum gibi "yokluğa" teslim olması gerekir. Felsefe bunu sınırların ötesine geçme ve özü arama olarak okur. Psikoloji bunu ego zırhını çıkarıp otantik kendiliğe ulaşma olarak görür. Sosyoloji bunu toplumsal maskelerden ve performans yükünden sıyrılma olarak yorumlar.Tasavvuf ise bunu damlanın okyanusa karışması, yok olarak hakiki varlığa ulaşması (Fena fi'l-Ahadiyyat) olarak yaşar. (Varlık alemi bir iddiadır; yokluk alemi ise o iddianın terk edilmesiyle gelen sonsuz bir huzur ve teslimiyet alanıdır.)
Var olmak ya da yok olmak, bir şeye sahip olmak ya da olmamak... Bu kavramlar insan zihninde yalnızca mantıksal birer karşıtlık değil; varoluşsal kaygılarımızın, arzularımızın ve savunma mekanizmalarımızın üzerinde yükseldiği temel sütunlardır.
"Var Olmak" ve "Yok Olmak" kavramlarını psikolojik bağlamda incelersek.Psikolojide insanın en derin iki korkusu; yok olma (yutulma/silinme) korkusu ile yetersizlik/değersizlik yüzünden yok sayılma korkusudur.
Görünürlük üzerinden var olmak çocukluktan itibaren bir ötekinin (anne, baba, toplum) gözünde "görünür" olduğumuz sürece var olduğumuzu hissederiz.Görülmemek, zihinsel düzeyde bir tür "psikolojik yok oluş" hissi yaratır.
"Sahip Olmak" ve "Olmamak" ile ilgili Erich Fromm, ünlü eseri Sahip Olmak mı, Var Olmak mı? kitabında modern insanın en büyük psikolojik illüzyonunu ortaya koyar: "Sahip olduğum şeyim ben." diyerek varlığını ortaya koyar. Burada ki ince detay kendi varlığının farkına varmak ve egoya teslim olmamaktır. Çünkü egosuna yenik düşen İnsan, kendi içsel varlığının kırılganlığıyla ve yok oluş fikriyle yüzleşmemek için nesnelere, ünvanlara, ilişkilere ve güç alanlarına tutunur. Bireyin zihninde ki "Arabam var, ünvanım var, eşim/sevgilim var; o halde varım" mantığı yanlıştır. Bu mantık, nesneyi kaybettiği an bireyin kendi varlığını da tehdit altında hissetmesine yol açar (yas ve depresyonun temel dinamiği).
İnsan her zaman bir şeye sahip olmak ister; ancak o şeye sahip olduğu an arzunun büyüsü bozulur ve yeni bir "sahip olmama/eksiklik" alanına yönelir. Yani insanı harekete geçiren şey sahip olma değil, arzulama halidir.
Sahip Olmanın "Var Olma" Sanılması da günümüzdeki en büyük yanlıştır.
Psikolojik örüntülerde bu kavramlar şöyle bir matris oluşturur:
***Sahip Olarak Var Olmak (Narsisistik/Materyalist Tutum)
***Sahip Olmayarak Var Olmak (Otantik/Özbenlik Tutumu)
***Sahip Olmayarak Yok Olmak (Yetersizlik/Değersizlik Şeması)
***Sahip Olup Yok Olmak (Yabancılaşma)
Sahip Olarak Var Olmak; Ne kadar çok şeye, insana veya güce sahip olursam, yok olma korkusundan o kadar uzaklaşırım düşüncesidir. Birey, varlığını sahip olduklarının niceliğiyle ölçer. Ancak bu durum sürekli bir "kaybetme korkusu" doğurur. Kaybetme korkusu olan birey sahip olduklarına başka anlamlar yüklediği için sahip olduğu tüm o şeyleri günün sonunda kaybeder.
Sahip Olmayarak Var Olmak; Şeylere, ünvanlara ve rollere bağımlı olmadan sadece "olanı yaşamaktır". Doğu felsefesiyle birleşen hümanist psikolojide bu, benliğin esnekliği ve kabullenme gücüdür. İnsan'ın an'da ki hali ile tüm var olan sahip olduğu şeylerle mutlu olma çabasıdır. Olduğu halinden memnun ve mutlu olan bireylerin yaşamları gibi.
Sahip Olmayarak Yok Olmak; Hiçbir şeyim yok, o halde ben bir hiçim." Depresif ve düşük özsaygılı zihin yapısının temel inancıdır. Bu bireyler hayattan memnun olmayan,mutsuz ve var oluşlarını sürekli sorgulayan bireylerdir. Genellikle intihar eğilimi olan bireyler. Sanki bir şeye sahip oldukları zaman var olacakmış gibi hissedip başka bir duyguya geçiş yapamayan kişi ve kişilerdir. Kendilerinin görünmez olduklarını hissettikleri için toplum içerisinde kendilerini konumlandıramazlar.
Sahip Olup Yok Olmak; Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip görünen ancak içsel olarak büyük bir boşluk ve anlam yoksunluğu (yokluk) yaşayan bireyin durumudur (Anomi ve Varoluşsal Boşluk). Bireyin her imkanı ya da hayal edemeyeceği tüm imkanları vardır fakat iç huzuru yoktur. İçsel olarak istediği o şeye/şeylere sahip değildir. Bir ulaşamamak ve o şeye kavuşamak durumudur. Aslında bu ulaşamamak durumu yoksunluk ve yokluk hissettirse de bireyi ayakta tutacak başka yan duyguları harekete geçirir. (Hırs,öfke,kızgınlık...)
Özetle ; Var Olmak / Yok Olmak , İnsanın varoluşsal güvenliği ve kimlik mücadelesidir.
Sahip Olmak / Olmamak ise İnsanın bu içsel güvenlik açığını dış dünyadaki nesnelerle kapatma çabasıdır. Burada ki Psikolojik olgunluk; sahip olma arzusuyla olmama korkusunun yarattığı illüzyonu fark etmek, varlığını dışsal tutamaklara bağlamadan da "var olabilme" (kendilik kabulü) kapasitesini geliştirmektir.
Burada soru 'Var mısın, Yok musun?' değildir; tutundukların gittiğinde geriye ne kaldığıdır.Gerçekten 'var' olmak için 'yok' olmaktan korkmamayı göze almak gerekir.
Sibel ÇEÇEN YAVAŞ