Son yıllarda ülkemizde derinleşen en büyük sosyokültürel aşınma, bireyin "değeri" ile "siyasi aidiyeti" arasında kurulan hastalıklı bağdır.
Bir insanın ülkesine, toplumuna ve geleceğe katkı sunma potansiyeli, ne yazık ki yetenekleriyle değil, hangi siyasi oluşumun sınırları içinde durduğuyla ölçülür hale gelmiştir. Geçmişin toplumsal hafızasında bu denli keskin ve görünür olmayan bu ayrımcılık, bugün başta kamu kurumları olmak üzere kolektif yaşamın her hücresine sirayet etmiştir. Başarı, liyakat ve üretim; bireyin hangi partinin gölgesinde saf tuttuğu sorusunun gölgesinde kalmaktadır.
Bir insanı yalnızca siyasi pozisyonu üzerinden tartıya çıkarmak, ona ideolojik kimliğine göre bir "kanaat notu" biçmek, modern çağın en tehlikeli ayrımcılık biçimidir. Bu tutum, toplumsal bünyeyi içten içe kemiren entelektüel bir ırkçılıktır.
Oysa insan, herhangi bir siyasi yapının organik bir parçası ya da militanı olmadan da sadece "birey" olarak var olabilir. Kendi özgün yetenekleriyle ortak akla katkı sunabilir, projeler üretebilir ve ülkesinin ufkunu açabilir. Bir fikrin ya da projenin kıymeti, müellifinin siyasi ajandasıyla değil, topluma sağladığı katma değerle ölçülmelidir.
Bugün bireysel gelişimin ve toplumsal ilerlemenin önüne çekilen en kalın set, işte bu dışlayıcı davranış biçimidir.
İnsan; mensup olduğu fikrî dünyadan bağımsız olarak, evrensel insani ve mesleki değerler potasında değerlendirilmelidir. Yetenek takdir görmeli, hak edilen değer hiçbir ideolojik şarta bağlanmadan sahibine teslim edilmelidir. Aksi takdirde bireylerin, düşünsel yönelimleri nedeniyle sistemin dışına itilerek herhangi bir partiye üye olmaya zorunlu kılınması insan haklarına da aykırıdır.
Tarihsel süreçte birbirimizi kamplara bölmeye eğilimli olan toplumsal yapımız, ne yazık ki siyasetin bu kutuplaşmayı körükleyici bir enstrüman olarak kullanmasıyla daha derin bir çıkmaza sürüklenmiştir.
Oysa ideal tanımıyla siyaset; toplumsal çatışmaları yatıştıran, ortak aklı inşa eden ve düzeni sağlayan bir yönetme sanatıdır; yenilenmeye ve evrilmeye açık olma sanatıdır.Mevcut ötekileştirme iklimi, bireyleri iki kutup arasına sıkıştırarak nefessiz bırakmaktadır. Bu kıskaca alınan yetenekler körelmekte, insanlar hem topluma fayda sağlama inancını yitirmekte hem de kendilerini geliştirme motivasyonunu kaybetmektedir.
Çözüm; insanı kimliğiyle ya da partisiyle etiketlemeyi bırakıp, onun bu topraklara ne kattığına ve ne katabileceğine odaklanmaktan geçmektedir.
Ne yazık ki bu süreç, başarılı ve ülkesine fayda sağlama potansiyeli yüksek yetenekli insanların, herhangi bir siyasi oluşumun içerisinde yer alıp almamasına göre konumlandırılmasıyla ilerliyor. Bu durum, toplumsal dokumuzda telafisi güç ve son derece tehlikeli bir ayrıştırmayı da beraberinde getiriyor.
Geçmiş yıllara bakıldığında neredeyse yok denecek kadar az olan bu bariz ayrımcılık, bugün başta kamu kurumları olmak üzere hayatın her alanında kendisini hissettiriyor. Başarılı bireylerin ürettikleri projelerden ziyade, hangi partiye aidiyet duydukları ya da duymadıkları sorgulanıyor. Oysa asıl "fikrî ırkçılık", bir insanın sadece siyasi kimliğine bakılarak değerlendirilmeye tabi tutulması ve buna göre bir kanaat notuna mahkûm edilmesidir. Bu yaklaşım, sadece ayrıştırıcı bir davranış şekli değil, aynı zamanda toplumsal gelişimi baltalayan hastalıklı bir düşünce tarzıdır.
Bir insanın ülkesine, milletine ve insanlığa hizmet etmesi için bir partinin çatısı altında bulunması şart değildir. Birey, hiçbir siyasi yapının mensubu olmadan da kendi yetenekleri doğrultusunda kolektif üretime destek verebilir, ülkesi adına çok güzel işlere imza atabilir ve nitelikli projeler üretebilir. Bir projenin kabul edilip edilmemesi ya da bir emeğin değer görüp görmemesi, o insanın siyasi kimliğine asla bağlı olmamalıdır.
Bugün ülkemizin toplumsal ve bireysel gelişiminin önüne set çeken en büyük engel, işte bu dışlayıcı düşünce biçimidir. Birey hangi dünya görüşüne mensup olursa olsun; insan, evrensel değerler ekseninde ele alınmalı, yetenekleri takdir edilmeli ve bu doğrultuda hak ettiği değere kavuşmalıdır. İnsanların düşüncelerinden, inançlarından ya da tarafsızlıklarından dolayı bu denli ötekileştirilmeye maruz bırakılması, modern dünyanın en büyük virüslerinden biridir. Ne yazık ki bu tutum ve davranışlar, gün geçtikçe azalmıyor, aksine katlanarak artmaya devam ediyor.
Toplumsal refah ve kalkınma için acilen bu yanlıştan dönülmelidir. İnsan; kimliğiyle, dünya görüşüyle ya da tarafsızlığıyla ötekileştirilmemeli; hiçbir partinin üyesi olmakla koşullandırılmamalıdır. Bakılması ve değer verilmesi gereken tek bir kriter vardır: Bu insanın ülkesine ne kattığı, ne katabileceği ve ürettiği emeğin niteliğidir. Yeteneği siyasi renklere göre değil, evrensel başarı kriterlerine göre alkışlamayı öğrendiğimiz gün, gerçek toplumsal gelişimin de kapılarını aralamış olacağız.