Bütün fanatikler toplandık, toplandık, toplandık; sorduk niye yıprandık, yıprandıkkk, yıprandıııkkk.
Zır deli Türkiye’m, yaklaş;bugünkü konumuz derin.Biraz yeşil sahalardan kara topraklara dertleşeceğiz seninle; ama şimdiden söyleyeyim, bu yazıda anlatılan kişiler ve kurumlar asla hayal ürünü değildir. Maksat MİT'e ya da spor bakanlığına açıklama yaptırmak zorunda bırakmayayım.
Malumunuz, 24 yıl aradan sonra Türk Millî Takımımızı bismişah Allah, mehter marşlarıyla Amerika'yı fethe yolladık. Tabii, bizim cihanşümul padişahlarımız eskiden fetih planlarını gizli tutarmış, biz pek gizli tutamadık. Bizim çocukların geleceğini önceden reklamlarla, videolarla, YouTube'larla, TikTok'larla yedi kıtaya ilan eyledik. Kolay mı, 24 yıl aradan sonra cihan kupasına gazaya gidiyoruz; tabii ki biraz gaza da geleceğiz, forsumuzdan geri durmayacağız. Hem öyle sessiz sedasız fetih mi olur? Biz sünnet düğününü bile taht merasimlerine çeviren bir milletiz, kimse bizi gösterişimizle sınamasın. Söz konusu Dünya Kupasıysa Hindistan’ın bile aklını alırız.
Sonunda vakit yaklaştı. Bir futbol takımından beklenen tüm hazırlıklar yıldız oyuncularımız tarafından yerine getirildi. Saç tarzları güncellendi, ülkenin ünlü şarkıcılarına ayrı ayrı marşlar yapıldı. Sağ olsun, meşhur olma umuduyla bazı amatör Instagram sayfaları da yapay zekâyla marşlar yaptılar. Hatta, kesesine bereket, TFF Başkanımız her bir futbolcumuza villa sözü de verdi. Kısacası dünya kupasını almamamız için hiçbir sebep kalmadı, her şey gayet mükemmel şekilde ilerliyordu. Üstelik grubumuzda bizden güçlü takım yoktu. Paraguay ile Avustralya'ya üç tane atacaktık, hadi Amerika ev sahibi, onlarla da berabere kalalım dedik. Her türlü lider olarak gruptan çıkıyoruz. Yani hiç oynamasak bile garanti ikinciyiz. Bu yüzden taktik, idman, antrenman, hazırlık gibi formaliteleri bile es geçtik; zaten istesek de yapamazdık, reklam çekimleriyle antrenman saatleri uyuşmuyordu.
Derken Avustralya ile maça çıktık.Bizim çocukları görmeniz lazım; on bir atlı, akınlarda o gün çocuklar gibi şendiler, belki de değildiler, bilmiyorum; çok uykusuz olduğum için gözlerimi zar zor açmıştım. Allah, Avustralyalı futbolculardan razı olsun, yüzüme iki su çırptılar da kendime geldim.
Normalde futbol takım oyunudur.Takım denmesinin sebebi de 11 futbolcunun planlı bir koordinasyonla, paslaşarak ve golü kimin attığını önemsemeyerek takım hâlinde oynamasıdır; ama bizimkiler pek takım gibi durmuyordu. Sanki bazıları kırıldığı için yerlerine farklısı konulan, birbirinden değişik tabak takımları gibi duruyorlardı. Aralarında birlik yoktu, takım ruhu yoktu. Topu ayağına alan, pas vermek yerine uzaktan şutlarla gol atmaya çalışıyor, sanki Avustralya’ya karşı tek başına oynuyordu. Onlar da haklı tabii, 24 yıl aradan sonra ilk golü atmanın namını kimseye kaptırmak istememiştiler. Ama bu bireysellik, doğanın kanunu neticesinde ters tepti; ne doğru düzgün bir oyun kurdular ne de sağlam bir atak yapabildiler. Savunma dersen kale gibiydi. Anzaklar, Çanakkale'de bizden gördükleri savunmanın aynısını 110 yıl sonra bize karşı kullandılar resmen. Avustralya bir türlü geçilemedi.
Bizimkiler oyundan o kadar kopmuş ve dağılmış görünüyordu ki bir an gözlerimi ovuşturup, “Yavv, bunlar bizim çocuklar değil, başkalarının çocukları herhâlde. Bunlar bizi temsil ediyor olamaz. Çok dağınıklar, bir değiller." dedim.
Sonra aklım başıma geldi ve çocukların tam da bizim çocuklar olduğunu anladım, hatta bunu damarlarımdaki asil kanda hissettim.
Evet, onlar bizim çocuklarımızdı ve yüzde yüz bizi temsil ediyorlardı. Neticede biz de Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Alevisiyle, Sünnisiyle yaşadığımız ülkede büyük bir takım olmayı beceremedik. Milyonlarca yoksulun açlık sınırının altında yaşadığı memleketimizde biz de ayağımıza gelen topu sürekli kendi çıkarımız için kullandık, milletimizin menfaatini düşünerek hiçbir iş yapmadık. Köle gibi çalıştırdığımız gençlere asgari ücreti bile çok gördük, zenginlerimiz daha zengin olurken gençlerimiz için “İş beğenmiyorlar.” dedik. Daha ne iş kuracağımızı bulmadan nasıl vergi kaçıracağımızı bulduk. Korona çıktı, araba fiyatlarını 500’e katladık. Deprem oldu, halkımız sokakta kaldı, fırsat bu fırsat deyip kira fiyatlarını yüzde binlere çıkardık.
Sadece Türkiye olarak mı? Hayır, Müslüman olarak da asla takım olamadık. Yıllardır 2 milyar Müslüman, 10 milyonluk İsrail'i kınamaktan öteye gidemedik. Eğer gerçekten takım olsaydık, 10 milyonluk Yahudi, 2 milyar Müslümanın gözü önünde kardeşlerimizi bombalayamazdı; onları hava sahalarında kepaze eder, bir daha zulmetmelerine fırsat bile vermezdik. Orta Doğu'da Asya'da, Afrika'da Müslüman ülkeler hep ezilmiş, fakir, kaos içinde bir hayat yaşamazlardı.
“Söz konusu Filistin olunca konuşuyorsunuz da Uygur Türkleri olunca dut yemiş bülbül görmelerine dönüyorsunuz.” diyen bazı milliyetçi arkadaşlar araya girmeden, onları da hesaba katalım.
Sayımız 300 milyona çıkan Türk milleti olarak gerçekten takım olabilseydik, Uygurlu kardeşlerimiz Çin zulmü altında kalabilir miydi? Hani Çin'e bedeldi kırkımız; daha 300 milyonumuz, 3 milyon Çin askerine bedel olamıyor! Kırkımız nasıl Çin'e bedel olacak? Bizde bu kafayla olsa olsa Yılan Hikâyesi Kürşad olur, başka bir şey değil.
Velhasıl, futbolcularımız gerek Türk gerekse de Müslüman olarak bizi çok güzel temsil etti ve nasıl da takım hâlinde olamadığımızı, beraberlikten ne denli yoksun olduğumuzu, elimize fırsat geçince kaleyi hedef alarak nasıl da kendimizi düşündüğümüzü cümle âleme gösterdi. Bu yüzden onlara kızmayalım. Bizim çocuklarımızın bize çekmesinden daha doğal ne olabilir? Kızacaksak kendimize kızalım. Hâlâ birlik olmayı öğrenemediğimiz için, hâlâ milletimizin menfaatini değil de kendi çıkarımızı kolladığımız için, hâlâ bir şey olmadığımız hâlde kendimizi bir şey olanlardan üstün gördüğümüz için, hâlâ kaliteye değil de gösterişe önem verdiğimiz için kendimize kızalım. Aksi hâlde 1 Paraguay gider, 3 Amerika gelir. Sonra milletimize olan sevdamızdan yaptığımız tüm hizmetlere yazık olur.
Neyse, başım ağrıdı; Mahmut Tuncer’i çağırın da halay çekelim.
Bu sevdalar boşuna le, bu sevdalar boşuna
Delalım, delalım,


























