• BIST 11115.84
  • Altın 2579.889
  • Dolar 33.0086
  • Euro 35.9773
  • İstanbul 31 °C
  • Ankara 28 °C

31 Mart Vakası; isyan öncesi ayrışma (1)

Canan Murtezaoğlu

 

Tarih 1 Nisan 1921... Mustafa Kemal Paşa’ya, İsmet Paşa’nın Metristepe’den çektiği ve zaferi bildiren telgrafı ulaşır: “… Bozüyük yanıyor. Düşman binlerce ölüleri ile doldurduğu savaş alanını silahlarımıza bırakmıştır.” Mustafa Kemal Paşa da, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yı tarihe mâl olan şu ifadelerle kutlar: “… Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters alın yazısını da yendiniz. Düşman çizmesi altındaki bahtsız topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en köşede kalmış yerlerine kadar zaferinizi kutluyor…” II. İnönü Zaferi’nin 102. yılı kutlu olsun. Şehitlerimiz rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Bu topraklar yüzlerce yıldır çok savaş gördü ve hepsi bir şekilde bitti ancak bir kavga var ki, o hiç bitmedi ve bitecek gibi de görünmüyor. Bu kavga; akılcı, çağdaş, eşitlikçi, doğa dostu, özgürlüklere, inançlara saygılı, bilime-eğitime inananlarla, kadını-çocuğu yok sayan, doğayı kurutan, eğitim ve bilimle kavgalı, hurafeler girdabında yuvarlanan karanlığın efendilerinin arasında sürüyor. Tarihimizin sayfaları, kanlı isyanlarla, baş kesmelerle, siyasî cinayetlerle doludur ve hepsinin temelinde dinin siyasete, çıkar hesaplarına âlet edilmesi yatmaktadır. Osmanlı döneminin Patrona Halil isyanı, Cumhuriyet döneminin; Şeyh Sait isyanı, Menemen yani Kubilay olayı ve çok yakın tarihimizdeki Kanlı Pazar, Sivas Katliamı, temelinde devleti şeriat düzenine sokma amacı taşıyan zihniyetin, din ve kutsal istismarcılığının en bilinen vahşet örnekleridir.

Yakarak insan öldürenleri, şehit cenazesini linç girişimine çevirenleri ve kudurmuşçasına “yakın yakın” diye bağıranları unutmuş değiliz. 2023 seçimlerine sayılı günlere kala, putlarını korumak adına “keseriz” diyenleri, binalara kurşun sıkanları/sıktıranları, yaldızlı koltuklardan tehditler savuranları da belleğimize not ettik! Önümüzdeki günler nelere gebedir, bilemiyoruz ancak bu bağlamda 31 Mart Vakası’nı, öncesinde toplumda yaşananları, ayrışmayı ve gerilimi hatırlatmak istiyoruz.

Rumî takvime göre 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) başladığı için “31 Mart Vakası” olarak anılan olay; İstanbul yönetimine karşı yapılmış büyük bir gerici ayaklanmadır. İsyanı çıkaran, Meşrutiyet’in korunması amacıyla Rumeli’den İstanbul’a gönderilmiş “Avcı Taburları” adlı birliklerdir. Bunlar aynı zamanda, Yıldız civarında Padişah’a bağlı kuvvetlere karşı da bir güvenlik unsurudur. Ancak bu birlikler, birtakım gericiler tarafından aldatılacak ve 13 Nisan sabahı “Şeriat isteriz!” sözleriyle Meşrutiyet aleyhine isyan başlatacaklardır. 31 Mart Vakası; sosyal, siyasal, ekonomik bir hesaplaşma olduğu gibi, hayat tarzı, düşünce tarzı üzerinden de bir hesaplaşmadır. Öncesine gidelim…

23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla ve Kanun-u Esasi değişiklikleriyle daha demokratik bir düzen amaçlanmaktadır. II. Abdülhamit’in sonlanan baskı rejiminin ardından seçimler yapılır. Seçimleri İttihat ve Terakki Partisi kazanır. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin devlet kademelerinde kadrolaşmasının yolu da açılmış olur. Ancak henüz üç ay geçmiştir ki, Fatih Camii’nin Kör Ali ve İsmail Hakkı adlı hocaları; “Din elden gidiyor, sokaklarda alenen oruç yeniyor, kadınlar, yüzleri açık geziyor… Kanuni Esasi kötüdür, şeriat elden gitmektedir. Nereden çıkmıştır bu hürriyet ve eşitlik gibi anlamsız kavramlar? Kadınların toplumsal ve kültürel yaşamda görünür olması kabul edilemez. Müslüman aile hayatı ve ahlak çökmektedir.” içerikli vaazları ile halkı kışkırtmaya başlarlar.

Dikkat edilirse, bugün İstanbul Sözleşmesi de aynı gerekçelerle ve cemaatlerin baskısıyla yürürlükten kalkmıştır. Oysaki, demokrasi treninden halkı selamlama tiyatrosu sergileyenler, 11 Mayıs 2011’de bu sözleşmenin ilk imzacıları, ilk onaylayıcılarıydı. 2021 yılına gelindiğinde de; ülkeyi yöneten erkin şu cümlesini okuduk: “Her kim bu ülkede bir daha İstanbul Sözleşmesi ile başlayan bir cümle kurarsa, ona en başta ve en çok kendi adlarını sapkın ideolojik ajandaları uğruna istismar ettiği için kadınlarımız tepki göstermelidir.” (Basın, 8 Kasım 2021) Dikkat edilirse üslûp da fetva cinsindendir…

Bugün, Cumhur İttifakı’na destek vereceğini açıklayan Erbakan oğlu Fatih’in görüşleri ya da kendilerini “Allah’ın partisi” adı altında topluma sunanların düşünceleri farklı değildir. Hatta aradan yüz yıl geçtiği için, bu zihniyetin sahipleri o günün “Kör Ali”lerinden de geridedirler. Diğer yandan medeniyetin, Cumhuriyet’in her türlü imkânından yararlanmakta bir beis görmemektedirler.

Devam edelim… Harbiye Mektebi’nden mezun subaylar harekete geçerler. Ordu içinde er ve erbaşlıktan yetişme subayların tasfiyesine başlanır; alaylılarla mektepliler karşı karşıyadır çünkü ast-üst ilişkilerinde disiplinsizlik hâkimdir. Açığa çıkarılan subaylar Şehzadebaşı’nda toplanarak durumu protesto edeceklerdir.

Hükümeti ve İttihat Terakki’yi eleştiren gazeteler, baskılara rağmen fikirlerini yaymaktadır. Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan gazetesi bunlardan biridir. İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen Vahdeti zihniyetinin görüşü şu yöndedir: “Bir Avrupalı kadın çarşıda pazarda açık saçık gezer. İslam kadını ise baştan tırnağa kadar örtünür… Biri sokak süpürgesi, öbürü ev kadını.”

Ülkemizi yöneten zihniyetin de buna paralel olduğunu, kullanılan dilin aynı olduğunu, Arap çöllerinden gelen esintinin kadını sürekli yok saydığını biliyoruz. Bu nedenledir ki, yüz yıl önce o Arap çöllerindeki durumu görüp “kadın-erkek eşittir.” diyen, kadınlara seçme-seçilme hakkı tanıyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü her daim minnet ve şükranla anıyoruz.

Şunu da ekleyelim; başörtüsü kullanmanın önü açıldığı için kendilerine gerçek özgürlüğün tanındığını ifade eden ve böylece tüm haklara sahip olduklarını sanan kadınlarımız, bugün “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” yani 6284 sayılı yasayı buharlaştırmaya çalışanlara karşı direnmek zorunda kaldılar; “kırmızı çizgimizdir” dediler ancak ilk tepkiyi de kendi çevrelerinden gördüler; dışlandılar, tehdit edildiler. Kırmızı çizgiyi korumaya çalışan kadınlarımıza teşekkür ediyorum. Ek olarak kendilerine, ucu-bucağı açık “dinciliğin” hiçbir kalıba girmeyeceğini, tekrar eskinin kafesi bugünün burkası arkasında nesillerin yok sayılabileceğini de hatırlatmak istiyorum.

Devletin gücünü azaltıp yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması (âdemi merkeziyetçilik) görüşünde olan Prens Sabahattin’e  yakınlığı ile bilinen Volkan gazetesi aynı zamanda, alaylı subayların taraftar olduğu İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin yayın organıdır. Gazete’nin görüşüne göre; “Asker, hiçbir zaman Avrupa’dan Frenkleşerek dönmüş dört-beş tane sarhoş için askerlik etmemelidir... Zira bu kişiler vatanperver değildir!” Yüz yıl sonra da “iki ayyaş” ifadesi, aynı damarın uzantıları tarafından kullanılacaktır! Bu Cemiyet partileşecek, Ayasofya’da yapılan mevlitli açılış töreninde de Said-i Kürdi (Saidi Nursi) konuşmacı olacaktır. Mevcut iktidarın, sarayda kalmak için milliyetçiliği tanımayan “Allah’ın partisi” ile bir araya gelmesi, tesadüf değildir. Bu zihniyet; Osmanlı’nın özünü unutmasıyla başlayan ve çöküş başladığında da kimlik duygusundan tamamen sıyrıldığı dönemin tekrar hayata geçmesini istemektedir. Kendini devlet gibi görenler de her türlü tavizi vermekte sakınca görmeyip saray bahçelerinde gezinmeye devam etmektedir.

Burada bir bilgi notu düşelim. Bu damar Atatürk’e düşmandır. Neden? Nedenini değerli bilim insanımız Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın cümleleriyle verelim. Şöyle diyor hocamız: “23 Nisan 1920’de açılan ve 8 Şubat 1921’de başına “Türkiye” ifadesi eklenecek olan Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) bazı çarpıcı özellikleri vardır. Yabancı dillerde devlet, “Türk İmparatorluğu”, coğrafî olarak ve vatanımız da “Türkiye” diye anılmasına rağmen devletimizin ismi ilk defa “Türkiye” olarak zikredilmiştir ki bu çok önemlidir. BMM’nin kuruluşu, 1400 yıl sonra devlet hayatında ilk defa “Türk” isminin kullanılması anlamına da gelir.” (İlber Ortaylı; Atatürk ve Dünyası, s.160, Kronik)

1909’a dönelim… Terhis olmayı bekleyen 87 erin askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Taşkışla’da ayaklanma başlar. Taşkışla Olayı Avcı Taburları ile bastırılır. Ayaklanmalar, Ocak 1909 ortalarında Harp Okulu öğrencileriyle devam eder. Öğrenciler, aşırı sert olan Nizamname’ye karşıdırlar. Bu durum hükümeti uğraştıracak, 60 öğrenci okuldan atılacak ve Harbiye Nezareti (Savaşişleri Bakanlığı) bir emirle; ordu mensuplarına siyaset yapma yasağı getirecektir. (siyasî cemiyetlere girmemek, siyasî toplantılarda konuşmamak, v.s)

Devam edecek…

Canan Murtezaoğlu

Bu yazı toplam 286 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 Özgür İstanbul | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.