• BIST 14367.6
  • Altın 6644.08
  • Dolar 45.438
  • Euro 52.7148
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 21 °C

“Tek öküzle tarla sürülmez”

Hergünlü/Mali Müşavir

 

Çocukken bize anlatılan bir hikâye vardı. Rivayete göre dönemin padişahı, geceleri kılık değiştirip yardımcısıyla birlikte sokak sokak dolaşırmış. Bir gece yine dar sokaklardan geçerken viran bir evin önünde durmuşlar. Cılız bir mum ışığının sızdığı pencereye usulca yaklaşarak içeriden gelen seslere kulak vermişler. 
Küçük bir çocuk sesi yükselmiş: “Nine, daha pişmedi mi?”  
İçindeki bin türlü feryadı gizlemeye çalışan yaşlı bir kadın sesi karşılık vermiş:
“Şimdi pişecek çocuğum… Az daha sabret,” 
Padişah cama biraz daha yaklaşarak içeriyi seçmeye çalışmış. Gördüğü manzara şuymuş: 
Yaşlı kadın, sönmeye yüz tutmuş mangal ateşinin üzerinde büyük bir tencereyi durmadan karıştırıyor, karşısında oturan çocuk ise uykulu gözlerle tencereye bakıyormuş.   
Aradan zaman geçmesine rağmen yemek bir türlü pişmemiş. Sonunda çocuk açlığını bastıran yorgunluğa yenik düşerek uyuyakalmış. Nine de sessizce tencerenin başından kalkıp torununu yatağına yatırmış.
Padişah daha fazla dayanamayıp kapıyı usulca tıklatmış. Yaşlı kadın ayaklarını sürüye sürüye kapıya gelip, yorgun bir sesle sormuş. “Kim o?” 
“Tanrı misafiri…” demiş padişah.
Tanrı misafiri geri çevrilir mi? Kadın hemen kapıyı açmış. Karşısında tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş bir adam duruyormuş. İçeri buyur etmiş, az önce torununun oturduğu minderi göstererek “Geç otur,” demiş. 
Padişah sessizce oturup kaynayan tencereye göz ucuyla bakmış. Bir de ne görsün?  Tencerenin içinde birkaç taş parçası kaynıyormuş. Sözler boğazına düğümlenmiş. Güçlükle yutkunup kısık bir sesle sormuş:
“Ana… Neden bu taşları kaynatıyorsun?”
Kadın ağlamaklı bir sesle cevaplamış:
“Ah oğul… Evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Torunum aç. Onu oyalamak için taş kaynatıyordum. Pişmesini beklerken uyuyakaldı öksüzüm.”
“Peki, neden gidip padişaha durumunu anlatmadın?”
“Padişah şimdi sarayında mışıl mışıl uyuyordur. Fakir fukara onun umurunda mı?”
Bu hikâye, yoksulsun derdi ile dertlenmeyen, ülkesinde adaleti ve eşitliği sağlayamayan yöneticiler için zamanı olmayan bir uyarıdır. Her devirde güncelliğini korur; bugün olduğu gibi.
Artık evlerin kapısı çalınıp içeri girilemiyor. Ama akşamüstü bir marketin önüne, ya da semt pazarına gidin, yere atılan çürük sebze ve meyveleri ayıklamaya çalışan insanları görürsünüz. Tencerede taş ya da çürük sebze kaynasa da değişen bir şey yoktur; yoksulluğun acısı her çağda aynıdır. 
Giderek sefaletin karanlığına gömülen Türk halkı, midesinin bitmeyen gurultusundan vatanın sessiz çığlığını da duyamaz oldu. Toprağını talan eden beton çetelerini, doğanın bağrında tepinen vahşi madenciliği, siyanürle zehirlenmiş dereleri, gölleri, içme suyuna karışan zehirli atıkların ölüm tehdidini nasıl fark etsin?  Bir gecede köklerinden sökülüp atılan ata yadigârı asırlık zeytin ağaçlarına, dallarında meyveleri toplanmayı bekleyen narenciye bahçelerine çöken hoyratlığa hangi yürek dayanabilir? Avrupa’nın çöplüğüne çevrilen güzel ülkesinin acısını, kendi evindeki ağır yoksulluğun gölgesi altında nasıl duysun? 
Çocuklarının karnını doyurabilmek için ömrünü harcayan analar ile iş aramaktan ayaklarına kara sular inen babalar… Böylesi bir hayatta, insanın ülkenin derdiyle dertlenmeye hâli kalır mı? 
Dertlenenler yok mu? Var elbette; canı yanan bir avuç köylü ve çevreci dernekler…
Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen bir hikâye vardır. Atatürk, Adana ziyaretinde toprağını çok ilkel şartlarda sürmeye çalışan yaşlı bir köylünün yanında durur. Aralarında şöyle bir konuşma geçer: 
Atatürk: “Baba, kolay gelsin. Ama böyle çift sürülmez. Öküzün yanına katır koşmuşsun, bunlar birbirine denk değil. Neden ikisine de öküz koşmadın?” 
Köylü: “Paşam, benim iki öküzüm vardı. Ancak vergi memurları borcum yüzünden birini elimden alıp sattılar. Tek öküzle de tarla sürülmüyor, mecburen evdeki tek katırı yanına bağladım.”
Atatürk bu duruma çok üzülür ve köylüye memleketin durumunu nasıl gördüğünü sorar: 
“Peki, baba senin durumun böyle yoksul ama bak memleket ne halde? Memleketin, vatanın geleceğini hiç düşünüyor musun?” 
Köylü, bugün de ibret alınması gereken o meşhur cevabı verir: 
“Paşam, benim vatanın halini düşünecek halim mi kaldı? Benim derdim vatanın halinden beter! Benim açlığıma, elimden giden öküzüme çare bulamayan vatanı ben nasıl düşüneyim? Önce benim karnım doymalı.” 
Atatürk yanındakilere dönerek şu tarihi sözü söyler: 
“Bu adam sonuna kadar haklı... Biz Ankara’da büyük laflar ediyoruz ama halkın gerçek durumundan haberimiz yok. Köylünün elindeki üretim aracını elinden alan bir devlet sistemi yaşayamaz.” ( Kılıç Ali’nin anılarından) 
Atatürk Ankara’ya döner dönmez köylüyü ezen Aşar Vergisi’ni kaldırmıştır. 
Her ne kadar bu ülkenin gerçek sahibi millet olsa da Meclis’e gönderdiği insanların basiretsizliği, hırsı ve bencilliği yüzünden halk giderek yoksullaşmış; kurulan korku düzeniyle susturulup sindirilmiştir. Aradan bir asır geçmiş, toplum “bahtı kara maderini” yeniden kurtaracak bir Atatürk özlemiyle yaşamaya başlamıştır. Oysa tarihin aynı mucizeyi iki kez yazdığı görülmemiştir.   
Sonuçta tek öküzle tarla sürülmez; aç mideyle vatan kurtarılmaz; bir Atatürk daha gelmez. Ama her şeye rağmen bu ülkeyi ayağa kaldıracak olan yine halkın kendi iradesidir; gerekirse midesine taş basarak... 
Tülay Hergünlü
İstanbul, 16 Mayıs 2026 

Bu yazı toplam 21 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 Özgür İstanbul | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.