Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının hemen ardından şer odakları çalışmaya başlar.
İş başına gelen hükümetlerin ilk icraatları; yakın çalışma arkadaşlarından Kılıç Ali, Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras gibi önde gelen isimleri hükûmetten ve Meclis’ten uzaklaştırmak olur. İkinci icraatları ise “barış politikası” (size de tanıdık geldi mi?) bahanesiyle Atatürk döneminde, bizzat Atatürk ile olan anlaşmazlıkları sonucunda, siyasetten tamamen uzaklaştırılmış kişi ve gruplardan kim varsa ki buna Terakkiperverci ve manda taraftarları da dâhildir, hepsini geri çağırmak olur. Atatürk ile her fırsatta çatışan ve yarışan, bazı durumlarda Atatürk karşıtlığını düşmanlığa kadar vardıran muhafazakâr görüşlü Kâzım Karabekir ile Ali Fethi Okyar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi Atatürk dönemi küskünleri milletvekili yapılırlar. Atatürk döneminde ilk İnkılâp Tarihi derslerini vermiş olan Prof. Hikmet Bayur, bu uygulamalar karşısında şöyle konuşacaktır:
“Atatürk ölür ölmez Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Örneğin Atatürk’e bağlı olan bizleri İnkılâp Tarihi derslerinden aldılar; kendi adamlarını koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı!”
Türkiye’nin farklı bir mecraya doğru yön değiştirdiği açıkça görülmektedir.Atatürk’ün bağımsızlık ilkesinden ayrılmaya, Batı’ya odaklı bir politika izlenmeye başlanır. Buna göre ilk olarak Nisan 1939’da ABD ile bir anlaşma imzalanır ve ABD’ye, ticarî hayatta en fazla kayırılacak ülke statüsü tanınır; ABD mallarına ciddi oranlarda gümrük indirimleri sağlanır. Aynı yıl Türkiye; 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile iki ayrı bildiriye imza atar. İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları da yapılır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, İngiltere Büyükelçisine, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir,” der.
Atatürk’ün vefatının ilk senesi bile dolmamıştır ama Türkiye, Batı devletlerinin kucağına itilmiştir. Oysa Atatürk, Cumhuriyet’in başına gelebilecekleri daha o yıllarda tahmin ederek şu uyarılarda bulunmuştur:
“…Türkiye tarafsız kalmalıdır, herhangi bir ittifak içine girmemelidir… İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Batılı devletler ile siyasetimizi çok dikkatli tespit etmeli ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz!”
17 Nisan 1940’ta Atatürk’ün en önemli projelerinden biri olan Köy Enstitüleri Kanunu yürürlüğe girer. Projenin amacı çok kısa sürede, çok sayıda köy öğretmeni yetiştirmek ve kırsal kesimdeki öğretmen sorununu çözebilmektir. Ne yazık ki Enstitüler, karşı devrimcilerin yoğun çalışmaları sonucunda 1948’de kapatılır.
Metin Aydoğan, Köy Enstitülerinin kapatılmasında ABD’nin oynadığı role dikkat çekmekte; “Köy enstitülerinin dünya çapındaki başarısının 1945’ten sonra Türkiye’ye girmeye başlayan ABD’ nin dikkatini çekmemesi olası değildi. Nitekim ABD, o dönemdeki Türk hükümetine on iki adet ‘eğitim projesi’ kabul ettirdi ve bu kabulden sonra Türk Millî Eğitim’i çok farklı bir yöne döndü. Köy enstitüleri önce etkisizleştirildi sonra kapatıldı, yerlerine imam hatip okulları açılmaya başlandı,” demekte ve 1939-1960 döneminin, Türkiye’deki ‘aydın kırımının’ ilk dönemi olduğunu vurgulamaktadır.
1945 yılı, Atatürk’ün izlediği iç ve dış politikaların kırılma noktasıdır. Bu yıl, Atatürk’ün üzerinde titizlikle durduğu bağımsızlık çizgisi terk edilir. Özellikle, ABD ile gerçekleşen yakınlaşmalar çerçevesinde imzalanan anlaşmalarla, siyasî ve ekonomik anlamdaki özgürlüklere son verilecek adımlar atılır.
Türkiye rotasını, tamamen ABD ve Batı’ya odaklı bir siyasî yapılanmaya çevirir.
ABD ile iç içe geçecek ikili anlaşmalar bu yıl ardı ardına devreye sokulur: Ödünç Verme ve Kiralama Anlaşması, Koşullu Kredi Anlaşması, Petrol Yasası, Vergi Muafiyetleri Anlaşması ve Tarım Ürünleri Anlaşması imzalanır. Bu anlaşmalarla Türkiye, ABD’nin bir nevi hizmetkârı durumuna getirilmekte, petroldeki devlet tekeli kaldırılmakta, gübre ve tarım ürünlerinde ithalata yönelinmekte, motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçilmekte, Türkiye, yabancı sermayeye denetimsiz olarak açılmaktadır.
Atatürk’ün ölümüne kadar tek kuruş borç almayan, Osmanlı’nın seksen beş milyon altın lira borcunu ödeyen ve de onlarca fabrika ve kuruluşu hayata geçiren Türkiye Cumhuriyeti, ABD’ye artık elini vermiştir; yakın gelecekte imzalanacak olan yeni ikili anlaşmalarla kolunu da kaptıracaktır.
Dünya savaşından yıpranarak çıkan İngiltere’nin artık jandarmalık yapacak hali kalmamıştır. Bayrağı, ABD devralır. Başkan Truman bir konuşmada: “Amerika’nın iktisadî sahadaki dış siyaseti, kendi refahını ve aynı zamanda dünya pazarlarının yeniden kurulmasını ve genişlemesini sağlamaktır,” der. (24 Ocak 1945)
Dönemin Başbakanı Recep Peker ise, “Amerika’nın infiratçılık (yalnızcılık) siyasetinden ayrılarak dünya işleri ile yakından ilgilenip nazım rolü oynamaya başlaması insanlık ve dünya için büyük ve ferahlatıcı bir hayır işaretidir... Bu politikadan memnunluk duyan memleketlerin başında da Türkiye gelmektedir,” (!) der.
Recep Peker bugün yaşasaydı; ABD ve yandaşı Batılı ülkelerin ve içerideki işbirlikçilerinin, Atatürk’ün çöpe attığı Sevr Antlaşması’nı hayata geçirmeye çalışarak, Türkiye’nin bölünmesi yolunda hangi “ferahlatıcı ve hayırlı” adımları attığını görseydi yine “memnunluk” duyar mıydı?
1946 yılına gelindiğinde ABD Başkanı Truman, Ortadoğu üzerindeki emellerini çok net açıklayan bir konuşma yaparak şöyle der:“Orta Doğu’da muazzam doğal kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve deniz yolları bu bölgeden geçmektedir. Sonuç olarak bu bölgenin büyük iktisadi ve stratejik önemi vardır... Dünya ticaret sisteminin temellerini kurmak istiyoruz…”
Truman’ın sözleri günümüzde, ABD, İsrail ve Batılı ülkelerin desteği ile Ortadoğu’da dökülen kanlarda vücut bulmaktadır.
Tülay Hergünlü
İstanbul, 1 Mart 2026



























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.