Truman Yardım Yasası’nın onaylanmasından ve Amerikan Yardım Heyeti’nin Türkiye’yi ziyaretinden sonra artan Türk-Amerikan ilişkileri, 1948 yılında yürürlüğe giren Marshall Planı (halk diliyle mereşal yardımı) ile çok daha iç içe geçer. ABD yardımları ülkenin en ücra köşelerine kadar uzanmaktadır. ABD’nin “Sen üretme, ben sana daha ucuza satarım” politikası Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’de yavaş yavaş işlemeye başlar ve sanayiden tarıma her şey Batı’nın kontrolüne geçer. Ülkeye Amerikan malları yığılır.
Marshall Planı ile eli kolu bağlanan Türkiye hakkında ABD’li uzmanlarca hazırlanan bazı raporlarda Türkiye’nin kalkınma hamleleri, sanayileşmesi, Sovyet kredisi kullanarak fabrika yapımına gitmesi eleştirilmektedir. (Buraya bir not ekleyelim: Sovyet kredilelerinin tamamı, Türkiye’nin, başta narenciye olmak üzere, tarım ürünleriyle ödenmiştir.)
Bu raporlardan ABD petrol şirketlerine yakınlığı ile tanınan Amerikalı iş adamı ve ekonomist Max Weston Thornburg’a hazırlatılan ve “Türkiye; Bir Ekonomik Değerlendirme” adını taşıyan raporda, ağır sanayi yatırımlarından vazgeçilmesi, tüketime yönelik ara mallara yani hafif sanayi üretimine gidilmesi tavsiye edilmektedir. Thornburg Raporu’nda şunlar söylenmektedir:
“Türkiye, Amerikan çıkarlarının büyük önem taşıdığı bir yerde bulunmaktadır. Eğer, Türkiye önerilerimizi kabul edip bizden yardım isterse, o zaman yalnız sermayemizin değil; hizmetlerimizin, geleneklerimizin ve ideallerimizin yatırımını da yapabileceğimiz ve elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir yatırım alanı elde etmiş olacağız.”
Raporda ayrıca, kırsal kesimlere yatırım yapılması, ya da mesela yerli traktör üretiminin yüksek maliyet içereceği, bunun yerine ABD’den ucuz ithal yoluna gidilmesi gerektiği önerilmektedir.
İşbaşına gelen iktidarlar, ABD’nin dayattığı bu ihanet raporlarına bir şekilde uyarak Atatürk’ün sosyal, siyasî, ekonomik kısaca Millî’lik çizgisinden ayrılmışlardır. Bugün Türkiye’nin sanayisinin dışa bağımlı olmasının; kendi uçağını, kendi otomobilini yapamamasının ardında bu ABD raporları ve 1950’den itibaren Menderes iktidarı döneminde imzalanan borçlanmaya dayalı ikili anlaşmalar yatmaktadır. İki binli yıllarda hazırlanan 15 maddelik Kemal Derviş yasalarına da bu çerçeveden bakmak gerekmektedir.
İkili anlaşmalardan biri de adını, ABD’li senatör J. William Fulbright’ın soyadından alan ve 8 maddeden oluşan Fulbright Anlaşması’dır. 27 Aralık 1949’da imzalan “Türkiye ve ABD Hükûmetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” ile Türk Millî Eğitim Sistemi, 1950’den itibaren bütünüyle Amerikan çıkarları doğrultusunda şekillenmeye başlar. Anlaşma’nın, özellikle 5. Maddesi şöyledir:
“Komisyon; dördü T.C vatandaşı, dördü de ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD diplomatik misyon (görev) şefi, komisyonun fahri başkanı olacaktır ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir.” Bu anlaşmaya göre komisyonda nasıl oylanırsa oylansın sonuç her defasında ABD’den yana olacaktır. Araştırmacı-yazar Cengiz Özakıncı bu konuya şöyle değinir:
“Türkiye 1945 sonrası Amerikan güdümüne girince, Siyasal İslamcılık, dinin siyasete, ticarete âlet edilmesi özgür bırakıldı. 1945 sonrası yayınlarda: ‘Bugüne dek çocuklara okullarda din dersi verilmiyordu, şimdi din dersleri koyacağız!’ diyenler, Atatürk döneminde Abdülbaki Gölpınarlı’ya yazdırılarak okutulmuş olan ‘Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri’ kitaplarını ortadan kaldırıp, yerine Amerika’nın ve Amerikan işbirlikçisi Siyasal İslamcıların işine yarayacak biçimde yeniden yazdırılacak başka Din Dersi kitapları koydular.”
Fulbright Anlaşması, Türkiye’de eğitim birliğinin bozulmasının, Köy Enstitülerinin kapatılmasının ve imam-hatip okullarının açılmasının esas nedeni olarak kabul edilmektedir. Nitekim İsmet İnönü günlük notlarından oluşan “Defterler” adlı kitabında şunları yazmaktadır: “Yabancılar imam hatip mezunlarını Harbiye’ye almamızı söylediler. Bunu Sultan Abdülhamit ordusuna dönüş sayarım. …Oldubitti yaptırmayacağız.”
Ne yazık ki oldubitti yaptırdılar; günümüzde tüm eğitim kurumları imam hatip kökenliler tarafından yönetilmektedir. Elbette bunda, 1980 darbesinin generali Kenan Evren’in “katkılarını” da unutmamak gerekir.
Tarihçi Sinan Meydan ise; Türkiye ile ABD arasında biri 1939 diğeri de 1949’da olmak üzere iki adet eğitim anlaşması imzalandığını belirtmekte ve şöyle devam etmektedir: “Bu anlaşmalar gereği Atatürk’ün yazdığı ve liselerde müfredat olarak okutulan tarih kitapları kaldırıldı, yerine sadece 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşlarını anlatan kitaplar getirildi. … Batı, bilinçli bir şekilde Türk tarihini 600 yıllık bir süreyle sınırlandırdı.”
Fulbright komisyonu ile Atatürk’ün eğitim sistemi yıpratılarak, emperyalist bir görüş olan “Ilımlı İslam” düşüncesi daha 40’lı yıllardan itibaren dayatıldı; Cumhuriyet’in üç büyük devrim yasasından biri olan “Eğitim’de Birlik” yasasının, iktidarların da desteğiyle yerinden oynamasına neden oldu. Günümüze kadar gelen iktidarlar, bu konseyin görevine son vermek için en ufak bir girişimde de bulunmadılar.
Tüm bunlar olurken Ortadoğu kazanı da kaynamaya başlamıştır. ABD Başkanı Truman: “Orta Doğu’da muazzam doğal kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve deniz yolları bu bölgeden geçmektedir. Sonuç olarak bu bölgenin büyük iktisadi ve stratejik önemi vardır... Dünya ticaret sisteminin temellerini kurmak istiyoruz,” der!
Ortadoğu hedefe oturtulmuş, büyük plan için start düğmesine basılmıştır: Bu planın adı, “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu” planıdır, namı diğer BOP!
Türk vatandaşlığını, “Bilmem ne bağı” olarak nitelendirerek hakaret eden ihanet odaklarının BOP çerçevesinde bugünlere kadar nasıl getirildiklerini anlatmaya devam edeceğiz…
Tülay Hergünlü
İstanbul, 7 Mart 2026



























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.