Bir Varlık Kanıtı Olarak Dil
Sosyal bir varlık olarak tanımlanan insan, kendisini konuşma ve iletişim yoluyla ifade eder ve düşüncelerini topluluk içerisinde paylaşarak sosyal varlığını kanıtlama ihtiyacı hisseder. Nitekim Martin Heidegger, dili “varlığın evi” olarak tanımlarken, bireyin dünyayla kurduğu ilişkinin dil üzerinden şekillendiğini vurgular.[1]
Konuşma eylemi her ne kadar bireyin toplumdaki varlığını ortaya koymasını sağlasa da iletişim çabası muhatap alınan kişiye göre farklı bir nitelikte yansır. Özellikle entelektüel düzeyde, bilişsel ve kültürel birikime sahip olmayan bireylerin dil aracılığıyla sundukları ifade biçimleri, belirli bir bilgi ve deneyim düzeyine sahip kişiler tarafından sınırlı veya yetersiz olarak değerlendirilebilmektedir. Çünkü toplumsal konumunu dil aracılığıyla görünür kılma eğiliminde olan bireyler, çoğu zaman entelektüel gelişimini tamamlamış bu kişiler açısından anlam üretmeyen ya da sınırlı anlam taşıyan cümleler kurarak taraflar arasında bilişsel ve anlamsal iletişim zorlukları meydana getirebilirler.
Sınırlı dilsel imkânlarla şekillenen bu iletişim biçimi, ağırlıklı olarak eğitime ulaşmanın zorlaştığı kırsal alanlarda daha rahat gözlemlenebilir; ancak her ne kadar eğitimsel ve ekonomik yetersizliğin bulunduğu bu alanlarda daha kolay gözlemlenebilse de, günümüz metropollerinde yaşayan ve eğitime daha kolay ulaşabilen sınıflarda da benzer iletişim farklılıkları görülebilmektedir. Ancak bu durum mutlak bir yetersizlikten ziyade, çoğu zaman iletişime katılan tarafların bilgi birikimi ve anlam dünyalarındaki farklılıklardan kaynaklanan göreli bir durumdur. Bu da dilin kullanış biçiminin sadece eğitim, kültür, kişisel gelişim gibi niteliklerin sınırlı olduğu bölgelere özgü bir özellik olmadığını, aynı zamanda bireyin sahip olduğu perspektifle de ilişkili olduğunu göstermektedir.
İnsan birey itibariyle sosyal varlık olduğundan genel itibariyle yaşadığı toplumun etkilerini taşır. Bu bağlamda kırsal ve metropol gibi farklı sosyal yapıların temsilcilerinde dilin algılanma biçiminin değişiklik göstermesi gayet olağan bir durumdur. Zira kırsal topluluklarda belirli bir dil kullanımı, o bağlam içerisinde anlamlı ve yeterli kabul edilirken; daha heterojen ve yüksek beklenti düzeyine sahip metropol ortamlarında aynı dil kullanımı yetersiz değerlendirilebilir. Bu noktada Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramı, dilsel farklılıkları anlamada önemli bir çerçeve sunar. Çünkü Bourdieu’ye göre bireyin kullandığı dil, onun toplumsal konumunun bir yansımasıdır ve bu dil her ortamda aynı değeri görmez.[2] Bu da farklı sosyal koşullarda yetişen bireylerin iletişim süreçlerinde çeşitli uyumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir.
Sonuç olarak, farklı kültürel ve bilişsel arka planlara sahip bireyler arasında ortaya çıkan iletişim güçlükleri kaçınılmaz olmakla birlikte, bu güçlüklerin aşılması belirli bir farkındalık ve yöntemsel yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Bu da iletişime katılan bireylerin kendi dilsel konumlarını mutlak bir ölçüt olarak kabul etmekten kaçınmaları ve muhatabın anlam dünyasını gözeten bir perspektif geliştirmeleriyle mümkündür. Bu bağlamda, dilsel farklılıkların bir engel olarak değil, karşılıklı öğrenme ve anlamın genişlemesi açısından bir imkân olarak değerlendirilmesi, iletişimin daha sağlıklı bir zeminde kurulmasına katkı sunacaktır; yani bireyler arası etkileşimde kapsayıcı, esnek ve bağlam duyarlı bir dil anlayışının benimsenmesi, farklı kültürel kesim arasında ortaya çıkan iletişim kopukluklarının azaltılmasında temel bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
[1] Martin Heidegger, Hümanizm Üzerine Mektup, çev. Yusuf Örnek, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1997, s. 37.
[2] Pierre Bourdieu, Dil ve Sembolik İktidar, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Heretik Yayıncılık, 2015.



























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.